Bizim kuşak var ya, bizim kuşak, hani “68 kuşağı” dedikleri; teknolojinin üst üste çağ atladığı dönemlerin tanığıyız. Bizden öncekiler böylesine değişim fırtınalarıyla karşılaşmadılar. Bizden sonrakilerin de göreceğini sanmıyorum.
Örneğin, marangozluk tamamen el becerisine bağlıydı. Bıçkılar, planyalar, rendeler, zıvana açıcılar hep kol gücü, el becerisiyle iş görürdü. Tarlalar öküz, beygir ve bazen de eşek gücünden yararlanılarak karasabanla tek hat, tek hat sürülür, tohum elle serpilirdi.
Kasabın kıyma makinesi de motorsuzdu. Arkadaki kolçak elle döndürülürdü. Bu nedenle de gücü kuvveti olmayanlar kasap çırağı olamazdı. Büyüklerimiz, iki bıçağı çapraz tutarak eti çok güzel kıyabilirdi.
Betonyeri kimse bilmezdi. Kum, çimento karıştırılıp bir havuz şekline getirilerek içine su doldurulduktan sonra kalabalık işçi grubu tarafından karılırdı. Asansör falan “hak getire” sınıfını geçmediğinden, taze beton 20 litrelik gaz veya peynir tenekeleriyle omuzlarda taşınırdı.
Orakla ve demet demet biçilen buğday, harman yerine serildikten sonra dövenden geçirilirdi. Döven, birkaç asırlık olduğu için kalınlaşmış ağaç gövdelerinden yekpare kesilmiş kalınca ve enli ahşap düzlemin alt tarafına keskin çakmak taşı döşenerek yapılırdı. At yahut öküzle dairesel yörüngede çekilirken başaktaki taneleri döker, sapı da doğrayarak saman yapardı. Daha sonra rüzgar beklenir ve kalbura doldurulan karışım yavaş yavaş dökülürken buğday önde, savrulan saman da ileride yığın yapar, böylece tahıl ve saman ayrılmış olurdu. İşlemin adı “Harman Savurmak”tı.
Mahallelerin çoğu şehir şebekesi ile tanışmadığından su ihtiyacı tulumba yahut kuyulardan karşılanırdı. İçmek, yıkanmak, bulaşık-çamaşır ile avludaki çiçek ve sebzeleri sulamak için başka kaynak bilinmezdi…
Radyo pek nadirdi. Sokağımıza ilk radyoyu yan komşumuz ve annemin yakın arkadaşı Sabiha Ablalar getirmişti. İkinci radyo bizimkiydi. Öyle fişe takıp dinleyemezdiniz. Önce havai hattın bağlanacağı antenin damda tesis edilmesi, toprak hattının da yere bağlanması, her ikisinin şaltere vidalanması gerekirdi. Anten, kendi aralarında örülmüş incecik bakır tel demetleriydi ve dama gerilirdi. Fırtınalı günlerde şalter indirilerek havai giriş iptal edilirdi ki, yıldırım gelip hal-hatır sormasın.
Buzu bilirdik de, buz dolabını ne duymuştuuuk, ne görmüştük. Etimiz, yemeğimiz, rüzgar alan ve gölgelik yere asılmış tel kafeslerde korunurdu.
Allah ırak etsin, ağır hasta için değilse, taksi çağırmak kimsenin aklına gelmez, hemen bir kerrüse, yani fayton çağrılırdı. Taksi bulmak tesadüflere bağlıydı çünkü Adana´da topu topu kaç taksi vardı ki. Fayton ise en fazla ikinci dakikada durdurulabilirdi.
Suni gübre henüz arz-ı endam eylemediği gibi, tarımda bazı hastalık ya da parazitlerle mücadele için arap sabunu önerilirdi. Anlayacağınız, yüzde yüz organik tarım yapılırdı ve GDO endişesi rüyalara bile girmemişti henüz.
O yılları bu eksende anlatmayı sürdürürsem sanırım ansiklopedi kadar yazmam gerekecek.
Bir başka örnekle bitirmek isterim.
Adana Belediyesi´nin yol silindiri buharla çalışıyordu. Lokomotifin biraz küçüğünü düşünün, su kazanı ve altındaki ocak tıpa tıp aynı sayılırdı. Öndeki yaklaşık bir metre çapında, bir yirmi beş kadar da eni olan çelik silindire, sağına-soluna bağlı halatlarla yön verilirdi. Halatlar, direksiyona bağlı bir düzenekle hareket alırdı. Arka tekerleri ise çok daha yüksekti ve belki 30 santim genişliğindeydi. Kornası da tren düdüğüydü. Kazana bağlı bir tüpün tepesindeki tıpaya bağlı tel aşağıya çekildiğinde incecik buhar püskürterek öterdi.