Kurşun yağmurunun ortasında kalanlar iyi bilir; cayırtı koptuğunda ne olduğunu anlamaya çalışırken Azrail´in nefesini hissedersiniz.
Başıma iki kez geldi…
İlki, Kadıncık Hidroelektrik Şantiyesinde oldu. Galiba 1967 yılıydı. İspanyol Müteahhidin istihkak dosyaları hazırlanmış. Belçikalı Müşavir´in imzasına sunulmuş. 10 kopya ve her birinde 100 kadar ek var. Müşavir birini inceleyip ön sayfasını imzaladıktan sonra kalanların paraflanmasını bana bırakırdı. Aynısını atabiliyordum çünkü. Aynı parafı ikimiz yaptığımızda hangisinin kime ait olduğunu biz bile fark edemezdik.
Saatler sürecek işe yeni başlamıştım. Koşuşturma ve bağrışmaları duydum fakat aldırış etmedim. Her vardiyada birkaç yüz kişinin çalıştığı yerde böyle anormallikler sıradanlaşır.
Sıradan değilmiş…
Sadece iki saniye sonra bulunduğum odaya kurşun yağarken iki kişinin üst üste düştüğünü fark ettim. Yüksek cesaretim güvenerek anında yere yattım. Çelik masa iyi bir kalkan sayılabilirdi.
Silah sesi kesildikten sonra doğruldum. Patırtıya koşanlar kanlar içindeki inşaat formenini kaldırmaya çalışırken, silahlı kişi bayır aşağı nehre doğru koşuyordu.
Heyecan dindikten sonra masaya oturduğumda camdaki dört kurşun deliği ile çalıştığım dosyalarla duvardaki kurşun izlerini gördüğüm anda korktum. Mermiler iki yanımdan yalayıp geçmişti. Olayı sonradan öğrendim. Denetime gelen jandarmayı görünce bekçi, ruhsatsız tabancayı saklamaya çalışmış. Yerine kendi adamını almak için fırsat kollayan formen engellemeye çalıştığı için zavallı koşmaya başlamış. Formen de arkasından. Çalıştığım oda hizasına geldiklerinde forman adamın üstüne atlayınca mermiler peş peşe fırlamış. Yaralı iki hafta sonra iyileşti. Bekçi de bir süre yattıktan sonra mahkemede “İsteseydi öldürebilirdi…” ifademle tahliye edildi.
İkincisini, on yıl kadar sonra Ceyhan´da yaşadım. Türkiye´nin en büyük İplik Fabrikası olan CEYTAŞ´ta İhracat Müdürüyüm. Geç kaldığım için yemeği Ceyhan´da yedim. Lokantadan çıkıp arabaya doğru yürürken sağımdan, solumdan mermilerin sektiğini fark ettim. Caddenin bir yanındaki silahlı adamlar, karşı tarafta, ikinci kattaki kulübe kurşun yağdırıyor, karşıdan da ateş ediliyordu. Aşağıdakilerin hemen arkasındayım. Onlar kamyon kasasını siper almışlar, ben donmuş vaziyette ayaktayım. Silahlılardan biri inanılmaz sükunet içinde bana dönerek, “Gardaş geri çekil, bizden belleyip seni furmasınlar” dediği anda kamyonun tamponunda buldum kendimi. O salise içinde tamponu nasıl buldum, daracık tampona nasıl uzandım, hala hayretler içinde düşünürüm.
Dakikalar sonra ateş durdu. Cayırtı boyunca karanlık olan karakolun lambaları yanınca tampondan cesaretle inip Adana´ya geldim.
Aradan birkaç hafta geçti. Fabrikanın işi için Ceyhan´dayım. Yürürken karşımdan gelen delikanlı adayı iki çocuktan biri yanındakinin kolunu tutunca zınk diye durdular. Beriki işaret parmağını gözüme sokmak ister gibi uzatarak ve keşifte bulunmuşların heyecanıyla “Ihhı lan!.. Bu, işte bu!.. Hani mermiden korkup kamyon tamponuna yatmıştı ya, işte bu!..” dedi. Aslında ben o heyecanla nasıl kurtulduğumu unutmuştum. Sağ olsunlar, çocuklar söyleyince “utanç içinde” öğrendim.