Hey gidi günler hey!..
Sene 1955 falan… Eskiistasyon´da, Yeşil Köşe sokağında oturuyoruz. İlk mektebimiz Necatibey; o yıllarda Millimensucat´la aynı binayı paylaşıyor. Sonradan taşınınca, biz de kaydımızı Millimensucat´a yaptırdık. Yani, mektep aynı mektep, adı değişik. Fazladan, rahmetli Kara Kemal´in (Kemal Pekkoçak) mektebinde okumak gibi bir talih denizine düşüverdik.
Kurtuluş Caddesi´ni güneyden Kuzey´e geçip iki blok yürüyünce, şimdi D400 Karayolu´nun geçtiği geniş alanda bir oduncu vardı. Senenin her günü, kütük, tomruk ve dallar yığılı olurdu burada. Bir ucu Karaisalı Caddesi´nde, diğer ucu doğudaki sokakta idi. Bir tarafında da, bisiklet kiralayan “Tekerci” bulunuyordu.
İkinci ay için “Sidikli Şubat” denilirdi. Bu ismi, kesintisiz yağış getirdiği için vermişlerdi kuşkusuz. Yağar da yağardı ve bizim oduncunun alanı gibi yüzlerce çukur arsa, diz boyunu aşan gölet haline gelirdi. Bir çok arkadaşımızın lastik çizmesi olduğu için rahatlıkla suyun içine girip dolaşmasını imrenirdik.
Babam, şehit çocuğu olduğu için, ayakkabı özlemi çekmiş yıllarca. O nedenle de, bize hep ısmarlama kundura yaptırıyor. Aile büyükleri “Şuncağız çocuk; üç aya kalmaz küçülür, 20 lira, otuz lira kundura için verilir mi? Israf vallahi ısraf” diye tenkit ededursun, hiç tınmaz, tepeden tırnağa, paranın alabildiği en kaliteli ürünlerle donatırdı üstümüzü başımızı. Böyle bir babaya “Ben de lastik çizme istiyorum” denilmez ki… Fakat arkadaşları gördükçe içimiz daralıyor, annemize baskı üstüne baskı kuruyoruz. Anne yüreği işte… Kendisi için kolay kolay hiçbir şey istememiştir belki ama, bizi kıramayıp bir süre “Noolursun, çok istiyor, beni de kurtar… Ne yapalım işte heveslenmiş…” gibi yakarışlarda bulundu. Sonunda, iki lira mı, ikibuçuk lira mı, az bir paraya fakat yine en iyi marka olan GISLAVED marka pırıl pırıl çizmemiz oldu.
O gece o kadar uzun, o kadar uzundu ki…
Ertesi sabah, bir lokma ağzımızda bir lokma boğazımızda acele kahvaltı edip çizmelere dalıverdik. Neredeyse koşa koşa oduncunun olduğu yere yetişip girdik suya. Ya Rab´bim, suyun içinde ıslanmadan dolaşabilmek ne kadar büyük mutlulukmuş meğer…
Birkaç gün böyle geçti. Galiba Mart´a girmiştik ama, göletimiz tüm haşmeti ile yerinde duruyordu. Abartı yok, biraz şiddetli rüzgar olduğunda, ufak ufak dalgalar bile olurdu… Bir gün, çizmeden yukarı çıkmaya karar verdik. Bazı ağabeylerimiz, yarım biçilmiş kütüklerin üzerine çıkıp bir odunu da sırık niyetine kullanıp gölette deniz sefası yapıyorlardı. Biz de artık suda dolaşmanın tadını almışız ya, işi büyütelim, deniz sefasını ta tanıyalım dedik. Öneri üzerine, ince fakat sağlam bir sırık alıp kütüklerden birine yanaştık. Bir sağ ayakla denedik, bir sol ayakla; çıkamadık. Bu kez kütüğü kıyıya doğru yüzdürüp rahatça çıktık çıkmasına da, gemi karaya oturunca hareket etmedi. Birileri, “Sırığı öne uzat, sen de arkaya doğru git” deyince, mantıklı geldi ve aynen uyguladık. Bizim gemi oturduğu yerden kurtulunca hücumbot gibi fırladı ama, gerisin geriye. Dengemizde bir gevşeme falan hissedince durduralım dedik fakat bir türlü kontrol edemedik gemiyi… Acemi kaptan işte, bir anda bizim gemi alabora olmaz mı!.. Tepeden tırnağa, her zerremizden çamurlu sular sızarak ayağa kalkıp kenardaki çantayı kavramakla evin yolunu tutmamız bir oldu…
Nur içinde yatasıca, annem acele hamamlığı ısıtıverdi (O zaman banyo değil, hamamlıktı adı). Bu arada kurulayıp battaniyeye sarmıştı bile. Akşam ateşlenince, babam durumu öğrendi tabii. Çizme giymemiz o akşam bir yasaklandı, pir yasaklandı…
Benim kaptanlık yaptığım o alan yapılaşma kurban oldu. Tıpkı Adana geneli gibi… Yoğunluk artışı ile yeşil alana iskan çok fena şeylermiş…