Çocuklarımıza ve torunlarımıza mutlaka anlatılmalı. Bugün, inanılmaz Karboğazı Mucizesinin 97´inci yıldönümü. Detaya kaçmadan ve ismet Paşa´nın Meclis Konuşmasından alıntı yaparak öncesi ve sonrasıyla bu büyük zaferi anlatmaya çalışacağım.
16 Mart 1920´de Atatürk´ten gelen temel direniş önerisini uygulamaya başlayan çetelerimiz art arda zaferler kazanıyordu. Öncelikle Pozantı ve çevresindeki karakollar ele geçirildi. Ardından Hacıkırı, Belemedik zaferleri kazanıldı ve nihayet Birinci ve İkinci Kavaklıhan savaşlarında bozguna uğrayan Fransızlar şaşkınlığa düşürüldü . Bu barada Pozantı´daki Fransız Taburu da kuşatılmıştı. Verdün Kahramanı Ünlü Binbaşı Mesnil (Tahtabacak Menil, Topal Menil), Belemedik´te esir düşen eşine rağmen “teslim ol” çağrımızı reddediyor, Adana´dan gelecek desteği bekliyordu. Geçecek yol bulamayan Fransızlar Pozantı´ya yardım edemezdi, edemiyordu. General Duffieux uçakla attırdığı mektupla durumu Mesnil´e iletti ve “Huruç harekatı ile Namrun üzerinden Mersin´e gelmeye çalış. Orada size karşılıyabiliriz. Başka imkan yok” şeklinde öneride bulundu. Mektup şöyle bitiyordu: “Gerekirse, teslim olmakta serbestsinİz…”
Mesnil teslim olmayı kabul etmeyecek karaktere sahipti. Huruç (yarma) harekatıyla Namrun´a doğru yol almaya karar Verdi. Türklere bıraktığı mektupta, “Yol sıkıntısına dayanamayacağı için yararlıları şefkatinize emanet ediyorum” diyordu. Karboğazı´na gelmişti. 26 Mayıs 1920 günü akşamı burada istirahata çekilen koca tabur, 44 kişilik köylü grubu tarafından Yılan Ovası mevkiinde esir alındı.
İşgalciler üst üste yedikleri şamarlarla şaşkına döndü ve Karboğazı Hezimeti üzerine 20 günlük ateş-kes istemiyle, Mustafa Kemal Paşa Başkanlığındaki Ankara Hükümetine başvurdu. Fransa´nın Osmanlı yerine sadece 1 ay 1 hafta önce kurulmuş TBMM Hükümeti´ne başvurması esaslı siyasi olaydı. Dünya´ya , Ankara Hükümetinin Milleti temsil ettiği resmen ilan ediliyordu.
Fransızlar “dellenmişti. Türklerin kara barut, dolma tüfek düzeyinde silah taşıyan, bulursa kuru ekmekle idare edebilen minik müfrezelerine karşı makinalıları, mavzerleri, topları, bombaları bol yiyecekleri ve yedibeladan beter uçakları vardı… Nasıl olur da, bu tartışılmaz olanak farkına rağmen Türklerin önünde diz çokmüş olabilirlerdi… Bu dürtülerle daha ateşkes süresi dolmadan karşı harekata giriştiler ve kent içinde, Ermenileri maşa olarak kullanıp seri cinayetlere, işkencelere başladılar. Çoğunluğu kadın, çocuk, yaşlı ve özürlülerden oluşmuş kent halkını Kaç-kaç Faciasıyla sürdüler. Fakat ne yaptılarsa olmadı ve Çukurova´nın yiğitleri Fransıza darbe üstüne darbe vurmayı sürdürdü.
25 Eylül 1920 günü Erkan-I Harb Reisi (Genel Kurmay Başkanı) İsmet Paşa, TBMM´nde ülke genelini anlatırken cephelerden iyi haberler veremiyordu. Konuşmasının sonuna doğru, yöremizin durumuna değindi ve şu değerlendirmeyi yaptı: “Bu mıntakadaki (yöredeki) ahalinin gösterdiği mukavemeti (direnci), ondan fazla olarak, düşman kıtaatına (kıt´alarına) hücum için layenkatı (kesintisiz) faaliyeti, eğer biz layiki ile ifade edemiyorsak (hak ettiği önemle anlatamıyorsak) , fevkelade heyecan içinde, fevkelade alaka içinde, söylenecek söz bulamamızdandır. Fakat ahfadımız (bizden sonraki nesiller) ve tarihimiz bütün mefahiri (gururu) içinde Adana Cephesinde cereyan eden vukuatı (olayları), en ziyade iftihar ile telakki edecek (kavrayacak), muazzamat meyanında (çok büyük olaylar kapsamında) görecektir.” Paşa´nın bahsettiği ahfad kavramı bizi de kapsar ama dediğini yapıp gurula anıyor muyuz, bilemem…