96 yıl önce… 1920 Temmuzunun 10´uncu günü Adana´da yaşanan Kaç Kaç olayı, tarih sayfalarının en siyah yüz karası, insafsızlığın dik alası, vicdansızlığın daniskası, kısacası,insanlık faciasıydı. Bizim kuşak evde, okulda, sokakta o günleri yaşayanlardan defalarca dinlemiştir “Acı” kavramına sığmayacak ıstırapları…
Aslında olaylar 16 Mart 1920 günü Atatürk´ün Adana Bölgesi´ne ulaştırdığı Direniş Programı ile başlamıştı. 19 Mart´ta başlatılan fiili karşı koyma o denli başarılı olmuştu ki, Fransızlar “Aman!..” dileyip Osmanlı yerine Ankara Hükümeti ile 20 günlük ateşkes antlaşmasına mecbur kalmışlardı (Bakınız: Yeni Adana´daki 30 Mayıs, 1 Haziran ve 3 Haziran 2016 günlü yazılarımız).
Adana´da devlet kurmak isteyen ve gözü dönmüşler arasından seçilerek getirilmiş Ermenilerle, intikam duygusu tavan yapmış Fransızlar el ele vererek Adanalıları Adana´dan kovma planı yaptılar. Fransız kurmay heyetinin desteklediği plana göre Adanalılar iyice korkutularak kenti terk etmeye mecbur bırakılacaklardı.
Önce perakende cinayetler başladı. Ardından “Adana´daki Türklerin tamamı öldürülecek!..”söylentileri yoğunlaşarak yayıldı. Eli silah tutanların pek çoğu çetelere katılmış, bir kısmı da hapse atılmıştı. Sakatlar, yaşlılar ve kadınlarla çocuklar kalmıştı daha çok. 9 Temmuz günü akşamı kentin her yerinde silahlar patlıyor, vurulanların feryadı ufuklara dek uzanıyordu… O gecenin şafağından itibaren yüzlerce tüfekten sürekli ateşlenen mermiye Fransız uçaklarından atılan bombalar ve sivri demirler de katlınca, Müslüman ahali bohçasını bile alamadan yola düştü. Şehrin 3 yanında silahı ölüm kusan Ermeni çeteler vardı. Sadece Güney´e açılan yollarda Müslüman Cezayirli askerler nöbetteydi. Din kardeşliğine güvenen halkımızdan on binler bu yöne doğru atlı-yaya kaçmaya başladı. Temmuz sıcağında, dikenli, yılanlı, tozlu ve yer yer bataklık alanlarda ilerlemek çok zordu ama evladının canını, kadının-kızın namusunu göz önünde tutuyordu masum halk… Kaçış sırasında, Fransız uçakları bombalamayı kesmedi.Tarihte “Kaç Kaç” diye yer alan bu feci olayda çok sayıda bebek, çocuk, yaşlı can vermişti.
Plana göre, kentten uzaklaşan Müslümanlar Cezayirli askerlerin bulunduğu Güney´e gidecek ve seçmece ermeni katiller tarafından uygun bir yerde kitlesel ölümle imha edilecekti. Böylece Fransızlar dünyaya karşı asil ve temiz ve insancıl (!) karakterini korumuş olacaktı. Ermeniler ise “Burada Türkler azınlıkta, Adana bizimdir” diyeceklerdi.
Olmadı…
Güneye doğru kaçanları Şeyh Cemil´in (Şıh Cami´; Cami´ bir araya getiren, birleştiren, toplayan demektir) adamları karşıladı. Ne Ermeni, ne Fransız, tek nefer bile o noktadan ileriye adım atamadı. Şeyh Cemil´in gözünü budaktan sakınmayan silahlı adamları bitkin ve perişan insanlarımızı karşılayıp korumaya alıyor, sayısız kazanlarda pişirilen bulgur pilavı ve ayranla doyuruyordu. Yaralıların tedavisi de burada yapılıyordu.
Burada bir süre dinlenenler, Toroslardaki güvenli yerlere milis kuvvetlerimiz refakatinde gönderildi. Adana´da, işbirlikçiler dışında Müslüman kalmamıştı… Şeytan eşer, kendi düşermiş… Bu durumu fırsat bilen çetelerimiz, “Aman bizimkilere zarar gelmesin” endişesinden kurtuldukları için daha güçlü olmuşlar ve sonunda 5 ocak Zaferine imza atmışlardı…
Biz, İğtişaşı da, Kaç Kaç´ı da yaşayanlardan dinleye dinleye yaşamış gibiyiz.