Evde, “Yağmur olmazsa bu Pazar bağa gideceğiz” dedikleri zaman içimi iki zıt duygu kaplardı. Çok sevinirdim; çünkü bayılırdım ilkbahardaki bağ şenliklerine. Çok da endişelenirdim; çünkü hafta boyu iyi giden hava cumartesi akşama doğru bozar, Pazar günü de dökmeye doyamazdı çoğu kez. Bağımız, şimdiki Barkal Kavşağı civarında, Caddeden elli metre kadar Güneydeydi. Mevki olarak “İkinci Keli” diye isimlendirilirdi. Keli, sanırım yöremize ait bir deyim. Her yıl gelen sellerin oluşturduğu yay şeklindeki balıksırtı tümseğin adıydı. Birkaç yüz metreye kadar uzanan hafif kavisli bu alçak seddeler, sel suyundaki mil dediğimiz zerreciklerin çökelmesini sağladıklarından belli ürünler için en mükemmel toprak karışımınını oluştururdu. Bizimkinin bamyası ve acebeği bereketi ve eşsiz lezzeti ile ünlenmişti. Adana Karası üzümlerimiz dillere destandı. Çatalkeli´nin de hıyarıyla hiçbir tarlanın hıyarı boy ölçüşemezdi.
Havanın imana gelip izin verdiği hafta kiralanan tek atlı arabaya, nasıl sığışırsak, çıkınlar, keseler kucakta hepimiz yer bulurduk. Babam ve amcam ise bisikletle gelir, biri yol üstündeki fırından mis gibi, kızarmış, sıcak ekmek, yeşil soğan gibi gereksinimleri alırken, diğeri devam eder ve “çardak” dediğimiz tahta duvarlı, iki katlı, önü sofalı, üstü oluklu çinko kaplı evden tulumba başını çıkarır, monte ederdi. Çalıştırmak için de yanında getirdiği testideki suyu kullanırdı. Dönüşte, hırsızlık riskine karşı tulumba sökülür, yine alt eve gizlenirdi.
Biz arabadakiler de ulaşınca ilk iş savanlar serilir, minderler yerleştirilir ve kahvaltılık tedarikler sofra örtüsüne dizilirdi. İştahsızlığımdan dolayı beni doktor doktor gezdiren babam bağdaki kahvaltıda canavar kesilmemi büyük bir sevinçle karşılardı. Sıcacık urup (çeyrek) ekmeğin arasına artık elimize geçmeyen obruk malı (kar kuyusunda yıllandırılmış tulum) peynir ile yeşil soğan yaprağını koyarak hazırladığım sokumun tadı hala damağımdadır. Yanında haşlanmış yumurta ve nihayet Sabri Andaç Amca´dan alınmış taze tahin helvasıyla tamamlardım kahvaltımı.
Şubat içinde üzüm tevekleri ile erik, elma, nar, zerdali gibi ağaçlar budanır; bakla, mısır, bamya, acebek, fasulya, maydanoz, turp, tere, soğan ve sarımsak toprakla buluşturulurdu. Duymamış ya da duyup da anlamını öğrenememiş kardeşlerimiz için yazayım; tarlaya ekilecek minik soğana “kıska” denilir. Sanırım bizimkiler 5 kilo kadar kıska ile giderdi bağa. Sonraki hazırlık seferlerinde bu kıskalar yeşil soğan haline gelmiş olurdu.
İki-üç haftada bir bağımıza yine hazırlık amacıyla gidilirdi. Bir yandan toprak üstüne çıkanların kazılması, seyreltilmesi, diğer yandan domates, patlıcan, biber şitillerinin (fide) dikilmesi, mevsim gerektirdiğinde bazılarının sulanması önemli işlerdendi. Nisan ortalarına kadar da üzüm teveklerinde filiz kırımı yapılırdı ki, ağaç dellenip yaprağa çalışmasın, onun yerine üzüm versin. Aynı zamanda salamuralık yaprak ta toplanıp çömleğe basılmak üzere eve getirilirdi. Nisanda, yeşil erik ve baklamız sofraları şenlendirirdi.
27 Mayıs İhtilali öncesine dek okullar 19 Mayıs ertesinde tatile girer, Adanalı da bağına, köyüne, dağına taşınırdı. Bağa çıktığımızda sebzelerimizin pek çoğu artık olgunlaşmış olurdu. Benim favorilerim, hemen her gün yediğim mısır kebabı ile elimin beğendiği “banadura” yani domatesler olurdu. (Bağ yaşamı burada bitmez; ileride de yazacağımız şeyler var, kısmet ve nasipolursa…)