Futbol maçında böyle skor olabileceğini ancak ve ancak o günleri yaşayanlar bilir. Kentimizde oynanan Türkiye – Amerika Ordu Milli Maçını 19-0 gibi mucize sonuçla kazanmıştık. Böylesine sonuç dünya futbol tarihinde görülmemişti ve bence halen de görülmüş değildir.
Sene, 1957… Şubat´ın 17´si, Pazar günü.
Halamın oğlu Sırrı Abimle birkaç kez maça gitmiştim O yıllarda bir biletle iki kişi rahatça girebiliyorduk. Bu maç için, zorla da olsa bilet aldığını birkaç gün evvel söylemişti. Sevinçli ve heyecanlıydım. Sadece radyolardan dinleyerek takip edebildiğim o milli maçlardan birine tanık olacaktım.
İple çektiğim günlerden biriydi o Pazar. Stadyuma yaklaştığımızda, o güne dek sadece Başbakan Adnan Menderes´in Belediye önünde ve Osman Bölükbaşı´nın Kuruköprüde yaptıkları mitingde görmüştüm. Ana-baba günü desem az gelecek; dede-nene günü daha uygun düşer, o derece… Kapıya yaklaşabilmek için yekinirken abim elimi sıkıca kavradı ki, birbirimizden kopmayalım. O insan seli arasındab ir kaç yerden dumanlar yükseliyordu. İrişkinci (et sucuğu), kebapçı tezgahları dışında yine tablasından duman savrulan taze leblebici müşteriye yetişemiyordu.
Büyük gayretlerle kapıya yanaştık. Maçın başlamasına pek az zaman vardı. Abim belki kırkbeşinci kez saatine bakarak “Merak etme, yetişeceğiz” dediğinde bende nabız rahat 120´yi falandı. Nihayet kapıyı bulabildik. Abimin uzattığı bileti alan görevli, “Çocuğun bileti?” diye sormaz mı? O anda yüreğimde kavga çıktığını hissettim. Bir yanım “Merak etme, gireceksin” derken öbür yanım, “Kusura bakma, giremeyeceksin” iddiasındaydı ve kıyasıya yumruklaşıyorlardı. Sadece abim değil, maça gelenlerden bir çok işi de “Yav ne var, bırak geçsin işte!” tarzında yakarışlarda bulundularsa da olmadı, giremedim.
Mahalledeki arkadaşlara maçı izleyeceğimi söylemiştim. Şimdi dönsem, “N´ooldu, niye geldin?” derlerse, ki diyeceklerdir, vereceğim cevap yok. Yüreğimdeki yumruklaşma bitmişti. “Giremezsin” iddiasında bulunan yanım, rakibini nakavtla idirmişti yere. Onun düştüü yerde ben vardım ve eziliyor gibiydim. Gözlerimde hafif yaş, dudaklarımda “Zararı yok” demeye çalışan kırık-dökük tebessümle kalabalığın içeriye dolmasını izledim. Belki bir yolunu bulup girebilecekmişim gibi solgun ve ufacık ümit tutkal gibi yapıştırmıştı beni olduğum yere…
Kapasitesinin çok üstünde seyirci alan stadyumdaki uğultu renk ve şekil değiştirince maçın başladığını anladım. Bir kaç dakika sonra o coşkun “Gooollll!..” sesi semada yankılandı. Ardından bir daha, bir daha… Baktım, dışarıda benim gibi girememişler leblebicinin seyyar radyosundan takip ediyorlar, yanaştım. Spiker topa sahip olan üç-beş ismi sayıp temposunu yükselttiği anda stad yıkılır gibi oluyor; gol, yine gol…
Birinci haftayım bittiğinde tribünlerde şarkılar-türküler söyleniyordu. “Haftayım nedir?” diye soran olabilir; onlar için yazayım. Bize, İngilizce´deki “Half-time”, yani yarı-zaman´dan geçme. Half taym diye okunuyor ya, Adanaca´da haftayım olmuş. Devre arası olduğunu hepimiz biliyoruz. İkinci devre ortalarına doğru birkaç gol daha attık. O aralar kapı açıldı ve dışarıdakilerden bir kaçı içeri seğirtti. Çekine çekine ben de yanaştım. Santim santim ilerlerken içeriye girivermişim. Tel örgüden izlemeye çalıştım. Soniki gole tanık olmuştum. Sırrı abimle akşam üstü buluştuk. Çok üzgündü ve maçın kendine zehir olduğunu söylüyordu ki “Boş ver abi…” dedim, “Sonradan bıraktılar ama seni kaybettim.”
Aklınızda bulunsun, Konya hayırlıymış, Antalya şans getirirmiş, Eskişehir uçururmuş-kaçırımış… Mış-mış ta mış-mış… Laf bunlar laf… Bırakın 19 sıfırı, 9 sıfırı gören başka kent var mı acaba?..