Önceki gün Aziz Usta´nın vefat yıldönümüydü. Düşündüm; Profesör Sadi Irmak, Nihat Erim, Bülent Ulusu başbakanlarımızdı. Bugün sormaya kalkarsanız, sokaktakilerin en az yüzde 60´ı tanımaz. Fakat Aziz Nesin derseniz, eminim ki tamamına yakını bilir. İnsanı ölümsüz kılan mabet, toplumda uzun süreli etki yaratacak eserleri temel tutarak yükselmiştir. Aziz Usta yaşam felsefesi ve ufacık vücudunda taşıdığı mangal gibi yüreğiyle adını ebediyete yazdırabilmiş nadir değerlerimizden biridir bana göre.
Birkaç ay önce Değerli Arkadaşım Saniye Akay Demirel´in arzusu üzerine bir sosyal paylaşım sitesinde yer verdiğim Aziz Nesin´li anımı bu kez Yeni Adana sütunlarına almayı düşündüm. Bugün için, bana lütfedilen mütevazı parsel sınırlarını aşıyor, yazıyı uzatıyorum. Büyük Usta için hoş göreceğinizden eminim.
***
1990 veya 91 senesi. Seyhan Şenliği´nin ilk yılı… Seyhan Belediyesi´nin Kurucu Başkanı Yalçın Akyol aradı. Birkaç saat için Aziz Nesin´le birlikte olmamı o bilinen zarafet ve nezaketiyle “istirham” etti. Tereddütsüz kabul ettim. İşin doğrusu, Aziz Nesin´e biraz kırgındım; su gibi akıp giden üslubundan vazgeçmiş, zorlama bir Öz Türkçe hevesine kapılmıştı. Artık eskisi kadar rahat okunmuyordu. Şu var ki, Aziz Nesin kendine kırgın olduğumu bilmiyordu ve zaten tanımıyordu; ilk kez o gün karşı karşıya gelecektik.
Saçkıran Romanı´ndan bazı bölümleri geçirdim aklımdan. Elime geçen ilk Aziz Nesin eseri idi. Hiç kimselere bahsetmemiştim okuduğum kitaptan, bahsedemezdim. O, birkaç kez hapse girmiş “Müseccel”, yani tescilli komünist idi. Ne var ki, bitirmeden bırakmadığım ve çok beğendiğim için kendimi suçlamakla beraber ikinci kez okuduğum kitabı bir “aşikar suç delili” gibi algılamıştım. Bir süre sonra kese kağıdına koyup Taşköprü altında suya bırakarak yok ettiğim “suç kanıtı” kitapta bana zarar verecek hiçbir şey bulamadım. Ben hala komünizme karşı idim. Özellikle de komünizmin şeyine şiddetle karşı idim…
Komünizmin şeyi, ne idi, o yıllarda bilmiyordum ne olduğunu ama ben yine de şiddetle karşı idim… Aziz Nesin, olsa olsa bencileyin saf kişileri kendine bağlamak için Saçkıran gibi bir gülmece şaheserine vücut vermişti ve komünizmi diğer yazıları ile aşılayacaktı her halde…
VE AZİZ NESİN´LE BAŞ BAŞA
Akyol Başkan tanıştırdı. Tam beklediğim gibi, ufak tefek bir devdi. İleri yaşlarda, fikren ayrıldığımız bir çok özelliğine karşın, yazın sanatındaki erişilmez üstünlüğüne hayrandım ve aslında “ateist” olması bir yana, adaleti, eşitliği savunmakta olduğuna da inanmıştım. Mizah ölçüsünü aşmayan abartılarla bazı sosyal zaaflarımızı da en iyi biçimde sergilediğinden kuşku duymuyor, bazen de “Yahu biz bu adama neden yıllarca ve bilinçsizce karşı durduk?” düşüncesiyle buruluyordum. Sonuçta, ben ve eşim, bulduğumuz her kitabını alıp okumaya başladık; bugün de, kütüphanemizde, eş-dost tarafından iade edilmek üzere alınıp bir daha yüzünü görmediklerimiz hariç, bütün kitapları vardır sanırım. Hele o zorlama Öz Türkçe alışkanlığından önceki ifade güzelliğini sadece Orhan Seyfi Orhon ve biraz da Yusuf Ziya Ortaç´ta bulabiliyordum. Orhan Seyfi de, Yusuf Ziya da rahmet dünyası seferine çıktıkları için, geriye bir tek Aziz Nesin kalmıştı, karşımda duran bu ufak-tefek koca dev adam yani…
Bir süre sonra, belediyenin bir odasında iki saat kadar baş başa sohbet ettik. Tahmin etmişsinizdir, mizah ustaları ile ancak ciddi konuları konuşabilirsiniz. Bizimki de öyle oldu. Biraz sanat, biraz sosyal hayat konuştuk. Adana ağaları üzerine sohbet ettiğimizde, genelde ağa olan ağanın yanında çalışanlara baba gibi davranma mecburiyetinde olduğunu, işçi yemeğinin ağa karısı tarafından ya da gözetiminde özenle hazırlanması gerektiğini Mısırlı İbrahim Dönemi´nden bu yana gelenekselleşmiş davranış ve ilkeleri ilgi ile dinledi.
Bir ara, fikrimize ya da inancımıza uygun her haberin illa da doğru olarak kabul edilmemesi gerektiğini söylemem gerekti.
“Örneğin…” dedim, “Çocukken Aziz Nesin´den çok korkardım!” .
Şaşırmış birine özgü yüz mimikleri ve ani hareketle geriye doğru kaykıldı;
“Maşallah Beyefendi, benim iki katımsınız, benden nasıl korkabilirdiniz?” diye sordu.
AYAZ ALTINDA KARANLIK
SOKAK FOBİSİ AZ ŞEY Mİ?
Anlattım;
“Bakınız… Yaşım 14 -15… Demek ki 50´li yılların sonu ya da 60´ların en başı. Kışın bazı akşamlarında Adana´nın kırbaç gibi vuran ayazları olurdu ve o günlerde de her nedense elektrikler giderdi. Buz gibi ayaz kırbaçlarının yüzümü-gözümü ha bire yaladığı karanlık ve ıssız sokakta tek başıma yürürken aklıma gelirdi: “Ya Aziz Nesin çıkarsa karşıma, ben ne yaparım?”
Aziz Nesin, başını öne doğru hareket ettirirken yüzündeki ifadeden “Eee, ne olurdu aziz Nesin çıksa idi?” anlamı net biçimde okunuyordu.
“Nasıl korkmam ki…” dedim, “Aziz Nesin, koskoca komünist! Kim bilir ne yapar adama…”
O ana kadar ikimiz de ciddiyetimizi koruyorduk. Bu lafım üzerine öyle bir kahkaha attı ki, eminim uzun süredir öyle içten gülmemiştir. Benim,hiç bilmediğim komünizmden bu denli korkmamı komik bulmasından çok, galiba saflığıma gülmüştü. Bir devrin toplumsal yanılgısını açık yüreklilikle itiraf etmem mutlu etmişti belki de…
Fakat onu çok seviyorum, saygı duyuyorum. Nur içinde yatsın. Gafur-ur-rahim Allah´ım ona rahmet kılsın.
Soğuk, ayazlı, karanlık ve ıssız Adana sokaklarında karşıma çıkmayan ve bana fenalığı dokunmayan Aziz Nesin´le, yıllar sonra işte böyle bir gün yaşadık.