Ben topladım… Hem sarmalık, hem de turşuluk taş topladım.
Her sonbahar sonu sokağımıza bir baştan öbür başa kamyonlar dolusu çakıl dökülür, böylece “eshab-ı mesalih´in” yağışlı zamanlarda çamurlara bulanması iyi-kötü önlenirdi.
Koca kamyonlar daha sokağa girerken sesini duyardık. O yıllarda motorlu taşıt sayısı o kadar azdı ki, sesini duyduğumuz otobüsü görebilmek için dakikalarca beklemek gerekirdi. Beklenen ses duyulur duyulmaz annem “Koş oğlum!..” derdi, “Sarmalık taş bulursan getir…” Hemen fırlardım. Kamyon damperini kaldırıp sermeye başlar başlamaz gözümle tarardım dökülen çakılları. Olabildiğince ince, ve yine olabildiğince büyük, aynı zamanda olabildiğince yuvarlak çakıllardan bulabildiğimi toplardım. Bunlardan en büyüğü sarmalık, diğerleri de turşuluk, hatta peynirlikti.
Sarma hazırlanıp ta tencereye dizildikten sonra, bilmediğim bir nedenle üstüne tabak veya tabak şeklinde ağırlık koymak gerekir. Sonraları pişmiş kilden delikli “bastırık” üretilince iş kolaylaştı ama ondan önce, şayet ele geçirilebilirse, yuvarlak-yassı taşlardan yararlanılırdı. Pek az kullanılan kavanozlara olsun, yeşil sırlı çömleklere olsun, basılan turşuların ve zeytinin üstüne de bu taşlardan biri konularak suyunun ürünü kaplaması sağlanır, bozulması önlenirdi.
Peynir çömleğinde de işe yarardı. Bizde peynir buzhaneye gidecek biçimde hazırlanırdı. Teker teker taze peynir dilimlenip tuzlanır ve bir süre tuzunda bekletildikten sonra 20 litrelik kalaylı tenekeye istiflenerek salamura suyla örtülür ve kapağı adamakıllı lehimlenirdi. Buzhaneye götürülen tenekenin üstüne görevlisi yağlı boya ile numara verirdi ki, aylar sonra gelindiğinde karışıklık olmasın.
Kışa girerken eve getirilen peynir birkaç çömleğe paylaştırıldığında da salamura suyununun üstüne çıkmasın diye bir süre korunacak peynirlerin üstüne de sigorta olarak aynı taşlardan bir tane yerleştirilirdi.
Sokaklarımıza dökülen çakılın ferş edilmesi, yani serilmesi, işçiler tarafından küreklerle yapılırdı. Orta hattının hafif tümsek, kenarların iki yandaki hendeklere doğru hafifçe meyilli olmasını işte bu, işinin ehli işçiler yapardı. Bazı zamanlar, buharla çalışan silindir gelir, yüzey sıkıştırması ve dolayısıyla düzenlemesi yapardı.
Geçmişte, sokak hendeklerini yazmıştım ama tekrar edeyim. Sokak boyunca yolun iki yanında ortalama elli-altmış santim genişliğinde, ortası yaklaşık 20 – 25 santim derinliğinde hendekler vardı. Yağmur suyu, bazı zamanlar sel suyunu güneye taşıyan yapılardı bunlar. Lağım falan yoktu. Böyle bir altyapının olabileceğini aklına getirenler var idiyse de, eminim pek azdı. Allah´ın suyu işte, hendekler vasıtasıyla obaya açılan büyük kanala ulaştırılırdı. Büyük kanal da, şimdiki bakım yurdu caddesinin güney yanında uzanır, “Tayyare Meydanı”, yani Havaalanı sınırından aşağıya deşarj olurdu. Zaten o taraflar balta girmemiş cinsinden ormanlıktı ve canavar denilen “King size” (Aile boyu) domuzların üreyip saklandığı yerlerdi.
Sanırım ellili yılların ortalarıydı. Belediye lağım yaptırıyor dediler. Çoğunluğu Niğdeli, Kayserili işçiler kazma-kürek girişip kanallar kazdılar. İlk kez gördüğümüz betoniyerler devreye girdi, kanalizasyon yapıldı. Ardından sokağımıza parke taş döşendi.
Bu işler, sarmalık, turşuluk, salamuralık taş devrinin sonu oldu bize göre.