İlk Brezilya seyahatim 1984´ün Nisan´ında oldu. Biz ilkbaharı doyumsarken, çikolata renkli koca ülke sonbaharla selamlaşıyordu.
İstanbul´dan Cenevre´ye, oradan New York´a uzun bir yolculuk. New York´ta Brezilya uçağını 7-8 saat beklemem gerekince, transit salonundan çıktım. Vize-mize yok; bir taksiye atladım. Central Park ve çevresinde dolaşıp tekrar havaalanına döndüm. Uluslararası Uçuşlar Salonuna girerken durduruldum. Güler yüzlü, hafif tombiş zenci kadın pasaportumu iki kez taradıktan sonra, ne zaman ve nereden girdiğimi sordu. “Bu sabah, buradan girdim” deyince, gayet sakin, “Eminim bizim arkadaşlar sizi Amerikalı sandı, iyi yolculuklar” deyip kapattı. Bizde olsa, casus-masus iddiasıyla günlerce tutarlardı.
Rio de Janerio´ya 11 saat uçulacak. Git,git bitmiyor yol. Bir ara Pilot´tan anons: “Saygıdeğer yolcularımız, iki dakika sonra Ekvator´u geçeceğiz… ”Koca uçakta yüzlerce yolcu var; tamamına yakını pencerelere yapışıp aşağıdaki ekvatoru görmeye çalışıyor. Aralarında birbirine ekvatoru gösterenler var. Bir kısmı da uzun uzun baktıktan sonra görebilmiş gibi öyle seviniyor ki, içimdeki ses bana “Sen de bak, aşağıda ekvator çizgisi var ki millet böyle tepki yapıyor” demez mi!.. Bana uydum ve ben de pencerelerden birine yapıştırdım yüzümü. Ne çizgi, ne nokta. Kocaman okyanus işte… Gene de, diğer yolculara karşı kabalık olmasın diye ben de ekvatoru görmüş gibi yüzüme özel mutluluk şekli vermeye çalıştım.
Bizimkiler meraktan çatlamıştır; telefon bulmak için oraya buraya seğirtmeye başladım. Bulamadım; sormak istedim, dil bilen yok sanki. İngilizce, Fransızca, İtalyanca denedim, hiç biri tutmadı. Anonslar kulağımı ısırıyor da, hangi dili konuştuklarını bilmiyorum.
O gün iş adamları ile yemek yedik ve yorgun-bitap otele gittim. Üç gün sonra, Rio´ya geri döndüm. Cuma, Cumartesi iş bitti. Pazar günü bir taksi kiraladım. Şoföre, “Vur…” dedim, “Yukarı, şu konik dağın tepesinde (fotoğraftaki) Hazreti İsa duruyor, oraya gidelim.” İnanılmaz vahşi güzellikler içinde şoförle sohbet ede ede gidiyoruz. Çok samimi söylüyorum; adamla kendi dillerinde konuşabildim, ben onu anladım, o da beni ama, hala hangi dili konuştuğumuzu bilmiyorum. Hani içinde bildiğim dillerden bir çok kelime var da, acaba hangisi ağırlıklı. Bir ara şoför sordu: “Dilimizi nasıl öğrendin?” Cevap yerine ben sordum: “Hangi dili konuşuyoruz?” “Portekizce” deyince, garipsedim; 3 gündür bilmeden Portekizce konuşuyormuşum… Bu dil, güncel konularda işimi halledebildiğim İspanyolca´ya pek yakındı. Oraya özgü birkaç sözcüğü de nasılsa kapıvermiştim. Bütün sır burada idi.