Çaldağ´a çıktınız mı?
Ben çıktım… Çıkmamışsanız, bundan kelli zaten çıkmanıza imkan ve ihtimal yok!.. Çünkü, Çaldağ yok artık…
Çaldağ çalındı mı?
Hayır!.. Koskoca dağı çalıp ta nereye saklayacak ki hırsız hazretleri… Çalınmadı. Allah´ın dağı parça parça kesildi, biçildi ve yok edildi… O nedenle diyorum ki,eğer yıllaaar yıllar önce çıkmamışsanız, artık çıkamazsınız.
Adresini sunalım: Çimento Fabrikasının Güneydoğusundaydı. Tesis, dağın eteğine kurulmuştu. Hammadde olan kalker, yani kireç taşı, bu dağdan sağlanacaktı.
Şirketin kuruluşu tarihi 5 Ekim1954. O yıllarda SİT´in ne olduğunu sittin sene düşünse kimse kavrayamıyor. Birileri kalkıp ta “Sakın haaa!.. Bu dağın tarihi değeri var. Arkeolojik hazineler sahip. Burası SİT´tir” deseydi, “Deli mi ne? Sittir!” nidaları ile tımarhaneye kapatırlardı.
Fabrika 26 Mayıs 1957´de açıldı. Bölgemiz için büyük imkandı. O vakte kadar ithal çimento torbalarını görürdük. “Portland cement” yazısı ezberimizdeydi. Ne zaman ki Adana Çimento Fabrikası açıldı, torbalardaki cement gitti, yerine “Çimento” geldi… İlk başlarda “Çürük olmasın, acaba bunun betonu sağlam mı?” gibilerden tereddüt gösterenler olmuş ve ithal çimento karaborsaya düşmüştü ama kısa sürede malın iyi kalite olduğu anlaşılmıştı.
Gelelim Çaldağ ziyaretime…
Büyük teyzem peş peşe gelen kızlardan sonra inatla oğlan bekliyordu. Nice adaklardan sonra oğlu oldu. Adaklardan hangisinin etkili olduğu bilinemediğinden hepsi sırayla yerine getiriliyordu. Bunlardan biri de, Çaldağ tepesindeki yatırı ziyaret edip mevlid okutmaktı. Türbe sahibi mübarek zat, yatacak yer olarak gelip dağın tepesini seçmiş olmalıydı. Bir-iki yüzyıl öncesine dek silme ormanlık olan alanda o yıl tek bir ağaç vardı. O da kavruktu; yaşasın mı, kuruyup ölsün mü diye düşündüğü belliydi. Birbirini takip eden çok sert ve daracık virajlardan inleye inleye çıkan kamyona doluşmuştuk. Yol boyunca, ellerinde manivela, keski ve balyozla dağı parçalayan yüzlerce işçi çalışıyordu. Kamyona yükleme dahil işlerin tamamı elle yapılıyordu.
Geçen yıllar içinde Çimento üretim kapasitesi ikiye,ardından, artan kapasite tekrar ikiye katlana katlana yükselirken dağ bitti… Yetmedi, oturduğu alanı kazmaya başladılar. Şimdi orada derin bir krater var.
Yıllar sonra, bir zamanlar dağ eteğinde yer tutmuş alanlarda gezinirken fark ettim antik dönemlerden kalma yerleşim izlerini. Çobanlar, Çaldağ´ın geçmişini iyi hatırlıyorlardı. “Gavurlardan kalma” çok şey olduğunu anlattılar. İnsan eliyle “düm-düzgün” açılmış mağaraları tarif ettiler. Ben de, Ramazanoğlu ahfadının bölgemizdeki ilk yerleşim alanının ormanlık ve her tarafında kristal görünüşlü sularıyla pınarlar fışkırtan Çaldağ olduğunu okumuştum…
Çaldağ gitti… Şimdi de kireç hammaddesi olarak yığınla dağcıklarımız parçalanıp parçalanıp eritiliyor… Kalkıp da “Böylesi tasarruflar mikro-klimayı olumsuz etkiliyor ve biyolojik çeşitliliğe, dolayısıyla besin zincirine uzun sürede felaket sayılacak zarar veriyor” desem, bıyık altından değilse, sakal üstünden gülerler. Ağzımı açmayayım en iyisi…