60 yıl kadar gerilere dönüp bakıyorum da,günümüzde akla hayale gelmeyecek uygulamalarla haşır-neşirdik. Okul önleri, giriş ve çıkış saatlerinde seyyar satıcılardan geçilmezdi. Hemen aklıma gelenleri sıralayayım: kaynamış çerdekçi (çekirdekçi), kaynamış fişneci (vişneci), kavrulmuş darıcı (mısırcı), macuncu, şam datlıcı (tatlıcı), çerezci, sakızlı-küncülücü…
Hepsi de, ürününü kullanılmış defter kağıdıyla satardı. Öğrenciler, defterde boş yaprak kalmayınca seyyarlardan birine azıcık ürün karşılığında verirdi. Satıcılar, defter formalarını ortadan keserek külah yaparlardı. Şam tatlıcı ile sakızlı küncülücü ise kestiklerini bir kez daha katlayıp tekrar keserek yarım sayfalık tabakalar halinde kullanırlardı. Yaprakları çoğu kez yalanarak açılmış defterlerin riskli olduğu aklımıza gelmezdi bile… Bir çok bakkal da aynı uygulamayı yapardı.
Manavlar iki türlü kese kağıdı kullanırdı. Biri, kuru ve hafif ürünler için eski gazeteden, diğeri de kullanılmış çimento torbalarından yapılırdı. İnşaatlardan toplanan torbalar hızla yere çarpılarak çimentosundan bir güzel(!) arındırdıktan sonra boyutlanır ve küçüklü-büyüklü kese kağıtları yapılırdı.
Bizim sokağın tulumba tatlıcısı ya gelen topla, ya da birinin çarpmasıyla birkaç kez dökülen malını bizlerin yardımıyla toplayabilmişti. Tozunu üfleyip üfleyip dizerdi tepsisine. Yardıma karşılık da çocuklara verdiği yarımşar tatlı afiyetle yenilirdi.
“Yalak” oyunu için kazılan çukura onlarca kez atılan fındık-ceviz de oyun sonunda yıkanıp-silinmeden iştahla inerdi mideye. Yalak, bir duvar dibine açılan iki avuç içi büyüklüğündeki çukura, iki metre kadar uzaktaki çizgiden avuç dolusu fındık veya cevizi “Tek mi, çift mi?” diye sorup atarak oynanırdı. Yalağa düşenler sayılıp
“Acaba…” diyorum, “O zamanlar bizler mi güçlüdük, yoksa mikroplar mı zayıftı?” Çocuklar, bademcik iltihabı dışında mikrobik veya virütik hastalıkla pek nadir karşılaşırdı çünkü. Kızamık, tamam; her çocuğun geçirmesi gerektiğine inanılır ve bazen de sağlam çocuk kızamıklının yanında yatırılarak bir an önce kurtulması sağlanırdı (her nedense).
Sorumun cevabını yine kendim vermeye çalışıyorum… Doğamız, doğaldı. Sentetik ilaçlar pek azdı. Plastik yoktu. Deterjanı bilmezdik. Suni gübre, tarımda kullanılan zehirler, pestisid, insektisid gibi böcek kimyasalları duyulmamıştı bile. Sabunumuz yağ ve kostik sodayla yapılır, içine parfüm vesaire konulmazdı. Şampuan yoktu. Egzos dumanı hissedilmeyecek kadar azdı. Ormanlarımıza bu denli kıyılmadığı için akar sularımız çok daha duru, yer altı suyumuz çok daha bol ve temizdi. Meyve sebze atıklarımız ziyan edilmez, evde yoksa komşunun tavuklarına, ineklerine verilirdi. Evcil hayvanlar doğal beslenirdi. Sütümüz komşunun ineğindendi. Pek az satılan konserve ile çikolata-bayram şekeri dışında hazır gıda olmazdı. Margarin duyulmamıştı. Sıvı grubunda zeytinyağı ile pamuk yağını, katı grubunda da tereyağı ile eritilmiş kuyruk yağını bilirdik. Krema yoktu, parmak kalınlığında kaymak çoktu. Bal, pekmez doğaldı, hilesizdi. Fabrikasyon maya duyulmamıştı…
Liste uzayıp gider… Özetleyelim; havamız ve suyumuz temiz, toprağımız zehirsizdi. Ağır metal sorunu icad edilmemişti. Radyasyon deseniz, hak getire…
Belki mikroplar yine güçlüydü ama, bizler çok daha kuvvetliydik.