Hıristiyanlık literatüründe birçok Adanalı din şehidi yer alır. Aziz ve azizelerin haylisi buralıdır. Hazreti İsa´nın sofrasından nasiplenmiş Aziz Piyer Antakya´da; Dokumacı Aziz Pol de Tarsus´ta insanları tek Bir Allah´ın emirlerine uymaları için çaba göstermişler ya, denilebilir ki Kudüs´ten hemen sonra gizli-saklı da olsa ilk Hıristiyan hareketliliği bölgemizde yaşanmış. O zamanki Roma idarecileri hiç mi hiç hoşlanmamış bu akımdan ve akıl almaz işkencelerle, din önderlerini öldürmüşler.
Şimdi bir parantez açalım ve iki asır kadar yaklaşalım…
Bundan 1558 sene evvel, 458´de 40 bin can alan bir müthiş deprem silip süpürmüş bölgemizi. Dokuz Şiddetinde ve Misis Merkezli olunca, varın tahmin edin felaketin boyutlarını... Gel gelelim, zaman göstermiş ki, 40 bin ölü hiç bir şey; çünkü, 506´da, 524´te, 526 ve 529´da yine en küçüğü sekizi, dokuzu aşkın şiddete sahip depremler “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmamış” denilse, yeri var... İnsanlar şapkayı önlerine koyup düşünmüşler, taşınmışlar ve Hıristiyan şehitlerinin çektikleri karşısında yukarıdan ceza verildiğine kanaat getirince, gücüne, kesesine güvenen çekip gitmiş bu diyarlardan. Geriye kalan bir avuç cesur insan da, 30 Eylül 587´de gelen zelzele üstüne, “Yok, yok; olmayacak!” deyip çekilmişler Adana Bölgesi topraklarından…
ÇUKUROVA: ASLANLI OVA
622´de gerçekleşen Hicret´ten 16 yıl sonra Halid Bin Velid´in başlattığı Gazve (Din düşmanlarını imana getirmek için çıkılan sefer) ile İslam güçleri Kilikya´yı yoklamaya başladığında, pek az insanla karşılaşmışlar. Kaleler bile boşmuş. Misis´te bir yerleşim merkezi oluşturan Müslümanlar kalelere de asker bırakıp dönüyorlarmış... Laf sırası gelmişken, Anadolu´da ilk cami inşaatının da Adana´da, Misis´te yapıldığını söyleyiverelim; Halife Abdülmelik´in oğlu Abdullah yaptırmış 704´te. Bu, Anadolu´da yapılmışilk cami olmalı. O kadar uğraştım, daha eski tarihe dayanacak bir cami inşaatıyla karşılaşmadım. Şunu da eklemeliyim; o yıllarda Misis sağlam surlar içinde ve limana sahip büyük şehirdi.
Ne demiştik? Hıristiyan ahfad, atalarının aziz ve azizelere yaptığı zulüm üzerine Cenab-ı Allah tarafından cezalandırıldıklarına inandığı için Adana´dan çekip gitmişler demiştik. Böyle olunca, ovamız kimsesiz, her taraf sessiz kalmış. Aslan da “Buraların kralıyım, düzlükleri dolanayım” deyip vermiş kendini ovaya…
Bölgemizin yeni sakinleri tam felhana (ekim-dikim amacıyla toprağın sürülmesi; fellah: toprağı işleyen, çiftçi) geçecekler, bir de bakmışlar ki, ne görsünler; aslan denilen yakışıklı hayvanlar uzaktan uzaktan izliyor, yalnız bulduğunu yakalayıp yiyor.
Bre aman buna bir çare! Emmidir-dayıdır, aksakal namına kim varsa yanına varmışlar, endişeyle danışmışlar ve selamete öyle kavuşmuşlar. Çünkü, öğrenmişler ki, aslan milletinin çekinip önünden kaçtığı yaratık mandadır; mandaya sarılmışlar. O zamanlar Toros Dağları manda egemenliği altında ama, Evliya Çelebi´nin tarifi ile her biri bir dabbet-ül arz gibi (Kıyamete doğru ortaya çıkacak ve her adımında yeri sarsacak dev hayvan) olunca, mecburen Hindistan´dan 400 baş manda getirip selamete kavuşmuşlar…
Yıllar sonra Sirkeli Höyüğü´nde kazı yapan Avusturyalılar bulgularını anlatmak üzere meraklıları için Adana Müzesi´nde bir toplantı düzenlemişlerdi. Yararlı ve ilginç açıklamaları dikkatle dinledik. İçlerinden biri, “Yalnız…” dedi, “kazılar sırasında, sadece Hindistan´a özgü bir manda cinsinin kafatasına rastladık, buna açıklama getiremiyoruz.”
İşte o an, nemse kafirine (Osmanlının Avusturyalı için ifadesi) bu aslan-manda vakasını anlattık ta, adamcağızlar sayemizde derin bir nefes alarak dönebildiler memleketlerine.