Tarihte “Mühürsüz Referandum” diye yer alacağından kuşku duymadığım gelişmelerden ilham almış, “Mühür” hakkında yazmıştım.
Müzemizin en değerli eserlerinden Kizzuvatna Kralı İşputahşu´ya ait mühürün vesikalık fotoğrafı ile üstündeki yazıların çözümünü aktarmıştım. Bu kez de, eşten, dosttan Kizzuwatna halkının ne olduğunu soranlar yeni ilham ışığı yaktılar ve Adana halkının günümüze hangi genlerden pay alarak geldiği takıldı kafama…
Kizzuvatnna öncesinde de insanların burada yaşadığı kesin. Höyüklerdeki yüzey araştırmaları beş bin yıllık falan geçişi göstermekte. Tepebağ´da ve Tatarlıda yapılmakta olan çok önemli kazılar, belki de daha derin devirleri işaret edecek. Şimdi, soru şu: o insanlar nereye gitti? Zamanın ilkel olanakları ve sosyal yapıyı değerlendirirsek, varacağımız sonuçla, o halkların bölgemizde kaldığı ve sonradan gelenlerle kaynaştığı düşüncesi ağır basar.
Buraya Akad gelmiş, Hurri gelmiş, Mitanni gelmiş, Kizzuvatna gelmiş, Mısır gelmiş, Hitit gelmiş, Asur gelmiş, Pers gelmiş, Makedonya – Yunan gelmiş, Roma gelmiş ve Türkler öncesi, o zamanki adıyla Kilikya´da yaşayanların kanı gen mozayiğine dönmüş. Harun Reşid´in eşi Türktü. Biliriz ki, halifenin en yakınlarından biri de, çocukluk arkadaşı ve sonradan Başkomutanı Ebu Süleym El Ferec El Türki idi. Bu ırkdaşımız da, 1200 küsür yıl evvel, bölgemize Türkleri getirmişti. Yani, Selçuk öncesinde de, bölgemizde Türkler vardı. Aynı dönemlerde, Bizans zulmünden kaçan ya da memleketinden sürgün edilen Ermenilerden de küçümsenmeyecek sayıda insan torosları mesken tutmuştu.
Harun Reşid´in çocukları da Türkistan´da talim-terbiye gördükleri için, onlar da başkomutanın ana yolundan yürümüşler ve özellikle Bizans´a karşı set oluştururken Arap ve Türk kardeşlerini düşünmüşlerdi. Bugün tıbbın kabul ettiği gerçek, o zaman halife çocukları zaman dikkate alınmış ve yakışıklı-güçlü Türk erkekler, sağlam, güzel Arap kızlarla; aynı şekilde Arap erkekler de Türk kızlarla evlendirilip oluşacak sağlam nesille Batı sınırlarını emniyete almışlardı.
İzdivac, yani evlilik, muhakkak ki sadece Arap-Türk arasında kalmamış, ırklar saltasından gelenlere de uzanmıştı. “Zaman geçtikçe, yöremizdeki halkın geçmiş asırlardan, hatta millenyumlardan kalma kanları da birbirinin damarında akmaya başlamış” dersek, sanırım çok yanılmış olmayız. O takdirde de, saf-kan ırkdan bahsetmek safdillik olacaktır. Görüşüm her ne kadar bana ait olsa da, mantık ve sağduyu tarafından desteklenmekte…
Selçuklular ve ardından Yüreğir Bey idaresinde bölgemize gelip yerleşen Türk Boyları ile sonrasındaki tarihi gelişmelere baktığımızda, Adanamız ve çevresindeki baskın ırkın Türkler olduğunu görmekteyiz. Çok kısacık özetlerle de olsa Adana geçmişini neden deştim, biliyor musunuz? Şundan; kimse kalkıp da ben şuyum ya da buyum demesin, az da olsa yanılır diye uyarmak için.
Osmanlı İmparatorluğunun kudretli ve az kudretli padişahlarının bir-iki istisnasını saymazsak, tamamı yabancı kadınlardan olma… Acaba bir babayiğit çıkıp da o sultanlardan birine “Senin anan şu, kanın bu” diyebilmiş midir? Hiç sanmam. O valide sultanlar ki, sırası gelmiş, koca imparatorluğun kaderine hükmetmiş…
Lafın yoğunlaştırılmış özüne geliyorum; insanız, insan… Kültür boyutundaki niteliklerimize zerre kadar zarar vermemek kaydıyla, herkesin insan olduğunu kabul etmek gerek. Burada vicdan, insaf ve adalet ortaklığı ağır basar. Umarım yazdıklarım muhatabını bulacaktır.