Çocukluğumuzun Adanası´nda, her an görmeye alıştığımız zenaatkarlar birden bire mi, yoksa yavaş yavaş mı kayboldu, inanın bilemiyoruz.
“Bıçak-makas biletenci” daha çok ikindi vakti dolaşırdı. Girdiği her sokakta ya bir, ya da en çok iki kez “Bıçak-makas biledeeen!” diye bağırırdı. Bir-iki dakika içinde o avludan, bu avludan çıkanlar, ellerindeki makası, bıçağı tahrayı (satır) teslim ederdi tek tek.
Adamın sırtta taşınan tezgahı dört ayaklı, hafif fakat sağlam ahşaptı. Tam ortasında, ayak pedalı ile dönecek şekilde hazırlanmış bir kasnak ve üstünde, bu kasnaktan hareket alan zımpara taşı, bir de, sabit biley taşı olurdu. Yan tarafına da taşa damlatılan zeytinyağını silmek için bir havlu asılırdı, o kadar. Af edersiniz, şişeyi unuttuk, dört ayaktan birine de sicimle bağlanmış şişe oturtulurdu. Bu, zımparadan sonra yağ gibi olmasını sağlayacak taşı kayganlaştırmak için gerekli yağ kabıydı
Bileyici, pedali ayağı ile hareket ettirip geniş kasnağı döndürünce, yukarıdaki taş çok daha hızlı döner ve bilenen alet taşa vurulduğunda, cızırtılı özgün bir sesle birlikte kıvılcım seli çıkardı. Biz çocuklar, taşla metalin sürtüşmesinden kaynaklanan o ateş pırıltılarını heyecanla izlerdik. Yani, bıçak-makas biletenci, bizler için bir seyir ve eğlence kaynağı olurdu.
Mahallemizin bileyicisi yaşlı olmamakla birlikte saçını erken dökmüşler familyasındandı. Esmer sayılabilirdi. Kısaya yakın, ince yapılı, sürekli gülümseyen biri. Beyaz pos bıyıkları, burun deliklerine doğru koyulaşan pas rengi ile dikkat çekerdi. Zamanla, bu rengin sigaradan oluştuğunu öğrenmiştik.
Peder, el işlerinde becerikli olduğundan bizde bir marangozhaneyi donatacak kadar alet-edevat vardı. Biley taşı da bunlardan biriydi. Sık sık, iki damla zeytinyağı ile ıslattığı taşı kullandığından, evdeki bıçaklar her zaman keskin olurdu. Gene de, o kıvılcım şelalesi hatırına, ara-sıra cep harçlığımıza kıyarak mahallemizin bıçak-makas biletencisine biz de başvururduk. Zaten parça başı ücret 5 kuruş falandı.
FUTBOL HAKEMİMİZ
Bizim biletencimiz ara-sıra hakemlik te yapardı. Sokaklarda trafik yok denecek kadar az olduğundan, her sokakta birkaç futbol sahası hizmetteydi. Topumuz ise, o çağa özgü olurdu daha çok. Ara-sıra lastik topla oyun kurulsa da, en çok çaput top yapılırdı. Bunun için, birkaç paçavra üst üste bağlanıp yuvarlakımsı şekil alınca, mis gibi top olur ve çocuklar bunla çekişe çekişe çift-kale oynardı. İddialı maçlarda, bizim “bıçak-makas biletenci” hakemlik yapardı. Yani, o da bizden biriydi.
YAZIN HE, KIŞIN YOK
Bileyicimiz kışın gözükmezdi. Baharın ilk günlerinde, o hep gülümseyen yüzü ile bizleri selamlar, güz sonunda kaybolurdu.
Yıllardan bir yıl mı desek, günlerden bir gün mü desek, büyüklerden biri ile sohbetteydi. Demek ki, mevsim kışa dönmek üzereydi. Bir-iki haftaya kadar “İçeri gideceğini ve iki ay kadar gözükmeyeceğini” anlattı. İnsanın iki ay kaybolması ile içeri girmesinin ne olduğunu kavrayamamıştık. Aramızda birkaç kez tartışıp kendimizce yorumlar getirdik ama, kafamıza oturmadı hiç biri. Sonunda, kendisine sorup, öğrendik. “İçeri” dediği, hapishaneymiş. İnsanın bilerek, dileyerek hapse düşmesi anlaşılır gibi değildi. İyice meraklandık. Derin soru baskısı uyguladık ve konuşturduk: “Dışarısı kışın yağmur, soğuk. İşe de çıkılmıyor. İçerisi sıcak, yemek te var, su da var, yatak ta… Dışarıda ne yapacam ki! Hangi suçla ne kadar ceza alacağoımı ezbere bilirim. Ufak bir vukuat, hoop içerdeyim.” demez mi?