1953 – 58´de ilkokuldaydım. Yani, İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden sadece 8 yıl sonra başladım. Yoğun kıtlık döneminin ardından yani. Esaslı bir karşı duruş sergileyen İsmet Paşa sayesinde, ısrar ve tehditlere rağmen savaşa girmedik ama olumsuz etkilerinin altında kaldık. Ateşin bize de sıçraması olasılığı yüksekti. Genel savaş koşulları içinde bir çok ürün karneye bağlanmış, tutumluluk zorunlu hale gelmişti. Esasen Birinci Dünya Savaşı´nın ağır yaraları bile daha tam iyileşmeden patlamıştı İkincisi…
İnsanlarımız özellikle giyim-kuşamda tasarrufa sıkı sıkıya bağlıydı; bağlı olmak zorundaydı. Giysiler kola kolay yenilenmez, yıpranıp delinmiş yerler yamalanarak bir süre daha işe yaraması sağlanırdı. Dördüncü ve beşinci sınıfta Aile Bilgisi dersi okumuştuk. Bu dersten aklımda kalan en vurgulu öğreti, ”Yamalı giymek ayıp değil, kirli giymek ayıp” sözüdür… Aynı derste, fiilen yama yaptırmışlardı. Gömlek, fistan, pijama gibi giysiler terziden alınırken artan parçalar da alınırdı ki, ileride yıpranıp yırtıldığında aynı kumaşla yama yapılabilsin. Bugün asfalttakileri nasıl yadırgamıyorsak, o yıllarda giysideki yamalar da yadırganmazdı.
Gençlik yıllarım diyebileceğim 1960´ların ortasına kadar gömlekler bir de yedek yaka ile satılırdı. Yaka en çabuk yıprandığı için bu yedekle ile gömleğin ömrü bir kat daha uzatılmış olurdu. Başta muhasebeci, veznedar ve bakkallar olmak üzere, birçok meslek sahibi de gömlek manşetini koruyabilmek için kolluk dediğimiz bir koruyucu kullanırdı. Bu, bilekten dirseğe kadar uzanan ve iki ucu lastikle büzülmüş kumaş bir boru gibiydi.
Terzi camekanlarında “Ceket-Palto Tersyüz Edilir” yazısına çok rastladım. Zamanla kirlenen, eskiyen ceketler, paltolar özenle sökülür, kumaşın tersi dışa gelecek biçimde yeniden dikilirdi. Ters-yüz edilmiş ceketlerin mendil cebi solda değil, sağda olur, bunun dışında yadırganacak hiçbir şey görülmezdi.
Giysiye ömür katan bir başka işlem de kumaş örücülerdi. Çiviye, dikene takılıp yırtılmış giysilerin bir tarafından çekilen ipliği, deseni tamamlayarak ve çok ince bir işçilikle öyle bir yerleştirirlerdi ki, bakınca hiçbir şey fark edilemezdi.
O yıllarda katlı merserize gelişmemiş, naylon iplik de yaygınlaşmamış olduğundan erkek çorapları topuk ve burundan erimiş gibi açılırdı. Diyebilirim ki, zengin-fakir fark etmez, her evde haftada bir iki kez çorap onarılırdı. Topuk onarımını kolaylaştırmak için yumurta şekilli bir taş veya tahtadan yararlanılır, topuğa içeriden oturtulmuş bu mastar üzerinden iplik örgüsü ile yenileme yapılırdı. Koruma ve ömür uzatma işinden kazaklar da kurtulmaz, sırt tarafına genişçe bir astar yerleştirilerek deforme olması engellenirdi…
Özelliğini tamamen yitirmiş ve artık onarıma da olanak vermeyen giysiler de biriktirilir, sonunda şeritler halinde kesilip renklerine göre birbirine dikilerek Karacaoğlan Caddesi´nde an az on dükkandaki dokumacılara teslim edilirdi. Şeritler el tezgahlarında dokunur, gösterişli birer kilime dönüştürülürdü. Bazılarının bu kilimlere “Pala” dediğini hatırlıyorum.
Ayakkabı tamir eden köşkerleri de anlatmak, ömrümüz yeter sağlığımız elverirse, borcumuzdur, bir gün öderiz inşallah
Çok endişeliyim; durup dururken (öyle diyelim, ne olur ne olmaz) havamızı savaş bulutları sardı. Şimşek sesleri de geliyor. İnşallah dağılıp gider. Çünkü şimdikiler ne yama bilir, ne örgü.