Sanırım 63 seçimlerinden hemen sonraydı. O yıllarda sandık sonuçlarının alınması en azından 2 gün falan sürdüğü için gazeteden ayrılmamış, yorucu bir hafta geçirmiştik.
Aramızda, Osmaniye´nin Sakızgediği Köyünden gelmiş, çoğu kez matbaada yatan bir arkadaşımız da vardı. Ufak-tefek, çekingen tavırlı, insanın gözüne bakamayan değişik bir tip. Bir gün yaklaşıp “Size bir şey diyecem ama kabul etmezsiniz” diye girdi söze…
En çok kızdığım konuşma başlangıcı budur diyebilirim. Ne biliyorsun kabul etmeyeceğimi kardeşim!.. Etmeyeceğimden eminsen, ne diye söylüyorsun, değil mi yani!.. Bu giriş üzerine içimden “İnadına kabul et” dedim kendime…
Baktım tereddüt ediyor, üsteledim. Pazar günü köylerinde düğün varmış. Şehirden birilerini yanında götürebilirse onurlanmış olacakmış. Fakat uzunca bir yolu yürümek ve bir gece de yatılması gerekiyormuş.
Dedim ya, peşin peşin kendimi ikna ettiğim için “Tamam, geliriz!” dedim. Kolay kolay kimsenin gözlerine bakamayan arkadaşımızın gözleri gözlerimde çakılı kaldı uzunca bir süre. İnanmakta zorlanmıştı.
İki arkadaşımızı daha ikna ettim ve Cumartesi öğleden sonra Ceyhan´a, Ceyhan´da otobüs değiştirip Osmaniye´ye geldik. İner inmez de başladık yürümeye…
Git, git bitmez bir yol gibi geldiyse de bir kuru dereyi geçitken sonra karşılamaya gelen traktörle köye yaklaşırken davul zurna öyle bir coştu ki, bir an için kendimi Zigetvar Seferindeki yeniçeri gibi hissettim. Traktörden inip kalabalığa yaklaşırken davulcu başladı zıp-zıp zıplamaya, yere yatıp çeşitli numaralar yapmaya… Arkadaşım önceden uyardığı için cebimdeki 5 lirayı verdim ve susturdum.
Yarım saat kadar süren selam-sabah faslından sonra yaşlıca biri dönüp “Bey, bey…” dedi, “Beş kaat vereceedin madem, bir saat oynadaydın ya davulcuyu!..”.
Acemilik, meğer 5 lira oralarda davulcu için çok paraymış; bilmiyordum.
Akşam yemek faslında bize ayrı bir sofra kuruldu. Türküler, halaylar birbirini kovalarken kim bilmiyorum, “Hele şu şeherliler de kaksın, oynasın baalım” deyince herkes bize odaklandı. Oradan buradan da aynı istek gelince arkadaşlarım “Hadi bakalım, bizi getirdin, çık oyna şimdi” dediler.
Davul-zurna yanımızda bitmişti bile. Aklıma geldi; bizim oyunların davul zurnaya gitmeyeceği bahanesini attım ortaya. Kabul etmediler; onların zurnacısı her şeyi çalabilirmiş. Bu kez twist istedim. Bilmiyormuş. Fakat daha Merhum Demirel´in ağzından çıkmamışken bile buradakiler demokraside çarenin tükenmediğini bilirmiş. Yaşlı biri “Hele sen ağzıynan çal, bizim zurnacı aynısını kapar” deyince son dayanak da elden gitti. Yapabildiğim kadarıyla twist melodisini “naray-nay-nay…” heceleri ile çıkarmaya çalışırken zurnacı devreye girdi, ardından davul vurdu. Aslında çıkan ses twiste miviste benzemiyor, hatta hiçbir melodiyi anımsatmıyordu. Fakat yapacak başka şey kalmamıştı. Ayağa kalkarken arkadaşları da kaldırdım. Işık olsun diye kül ve gaz yağı karışımı doldurulup alevlendirilmiş tenekelerin üstünden bir o yana, bir bu yana sıçramaya başladım. Arkadaşlarım da çaresiz beni takip etti. Bizim oyun çok sevildi. Gençlerin de kolayına gelmişti. Onlar da girdi oyuna. Allah ne verdiyse koşup, koşup alevlerin üstünden zıplıyoruz… Uzaktan biri görse, tımarhanede parti verildiğini düşünür garanti…
Sahneyi köyün gençlerine bırakıp sofraya döndük.
Twist tutmuş, gençler coşmuştu. Davul zurna da çala çala ilkinden çok daha farklı bir twist havasını yakalamıştı.
Öğrenmenin sonu yok derlermiş ya, aslında öğretmenin de sonu yokmuş.