Sene 1986… Avrupa´ya önemli miktarda tekstil ihracatı yapan şirketin Yönetim Kurulu Üyesiyim. İplik ihracatı bana ait. Adana ve çevredeki bir çok büyük fabrikadan ihracat yapıyoruz. Alıcının ihtiyacına uygun ipliği üretim etabında bizzat denetleyebildiğim için alıcı portföyümüz oldukça zengin. Kaliteyi tutturmuştuk. Hizmette atılım düşündük. Lüksemburg´ta açılacak bir büro ile malı gümrükleyerek alıcıya tertemiz sunmayı akıl ettik. Temsilcilerimiz fikrimizin isabetli olduğunu söyleyince planımızı kısa sürede gerçekleştirdik. Orta halli bir büroyu döşedik. Başına da binicilik antrenörü bir kadını, Andrea´yı getirdik. Haftada üç gün ve sadece dörder saat çalışması yeterli olacaktı. Uçakla gönderilen yükleme belgelerini alıp gümrüklemeyi yapan şirkete teslim etmesi ve gümrüklenmiş araçlara belge verip ilgilileri bilgilendirmesi yeterli oluyordu.
Andrea´yı temsilcilerimiz ve gümrükçü şirketle tanıştırmam önemliydi. Hollanda-Almanya sınırında olan Gronau´daki şirket, teklifim pazara denk geldiği için bürolarının kapalı olacağını söyledi. Bielefeld´te (fotoğraftaki) toplanmayı teklif ettim. Burada, Hürriyet´e muhabirlik te yapan arkadaşımız vardı ve o da işlerin bir ucunda yer almak istiyordu.
Kabul ettiler, buluştuk. Tanışma ve belge görüşmelerini tamamladık. Muhabir arkadaştan bir lokantadan yer ayırmasını istedim. Burada Pazar günleri lokantaların tamamına yakını kapalı olur, sadece nöbetçi olanı çalışırmış. Hemen telefona sarıldı (o zaman cep telefonu henüz yoktu). Birkaç teşebbüsten sonra moralsiz bir ifade ile bana döndü “Şu işe bak, rezervasyon yapabileceğimiz tek lokantanın sahibi bir Yunan!..” deyince anında yapıştırdım: “İyi ya, damak zevkimize uyar….” Bir iki kez daha “Olur mu?” sorusuna “Olur” cevabını verdim. Sonunda,endişeli endişeli, 7 kişilik rezervasyonu yaptırdı.
Mekana gelir gelmez patronu tanıdım; şişman, ortanın az altında boyu ve kırmızı yanakları dışında kırlaşmış bıyıkları ile “Ben Yunanım!” diye bağırıyor gibiydi. Hızlı ve emin adımlarla yanına gelip elimi uzatırken yüksek sesle “Merhaba Düşman!” der demez hırıltılı bir kahkaha atarak “Oooo, duşman, duşman… Turko?” diyerek karşıladı.
Masamızla bizzat ilgilendi. Arada sırada da sadece bana tattırmak üzere içeriden bildiğim, bilmediğim mezeler getiriyordu. Masadaki Avrupalılar resmen şaşkınlık içindeydiler. Fakat hepsi de yemekten son derece mutlu olmuştu.
Kalkmaya yakın Andrea´dan fark ettirmeden hesabı ödemesini istedim. Gitmesiyle gelmesi bir oldu: “Hesap ödenmiş” dedi. İnanılması güç bir olay. Davet edilen kişilerin, özellikle Almanların ödemediğinden eminim. Muhabir arkadaşıma baktım, başıyla “hayır” işareti yaptı. Tam o sırada Yunanlı bir elinde fincan, diğerinde küçücük bakır cezve ile gelip kahveyi dökerken mutluluğuna destek veren bir gülümseme ile, “Hesap benden, bugün eski bir dost soframa geldi ve üstelik ikramımı severek yedi” dedi. Israrımız para etmedi. Ödeme yapmadık.
Ben hariç, kalan 6 kişi şaşkınlık içindeydi; hele Almanlar olup biteni anlayamamıştı ve eminim, hala da anlayamamışlardır.