İnşaatta çalışanlar değil de; akkor haline getirdiği demiri örs üzerinde döverek şekillendiren demircilerdi onlar…Eskiistasyon Karakolu´nun hemen batısından güneye inen yol üstündekini, Hacıbayram´dakini net olarak anımsıyorum. Kocavezir´deki ile Bedesten arkasındakilerin yerini çıkaramam şimdi. Fakat hepsinin o özgün ve melodik sesleri şu anda bile kulağımda…
Demirci dükkanına yaklaştığınızı önce örs üzerinde dans eden balyoz ufağı çekiçlerden anlardınız. Biri usta, ikisi kalfa; üç kişi, muntazam salise aralıklarıyla aynı demiri döverdi. Ustalar, her nedense, çekiçlerini bir kızgın demire bir de örs üzerine vurarak biri çınlamalı diğeri tok iki sesle çalışmayı yeğ tutardı. Neredeyse akkor haline gelen çubuk veya lama, daha örs üzerine konulurken, bu üç kişi, sıra ve saliseyi asla şaşırmadan, muntazam fakat çok kısa aralıklarla, “takır da tukur, takır da tukur…” dövmeye başlardı.
Örs üzerine düşen çekiç, sesi ile, hayli uzaklardan belli ederdi kendisini. Biraz daha yaklaşınca, minareyi kurşun kalem gibi tutabilecek irilikte bir dev varmış ta, nefesleniyormuş gibi güçlü mü güçlü bir puflama doldururdu kulakları. Elbette, dev falan yoktu ortalıkta; ses, eni bir metre, boyu 1,5 metreye kadar uzanan kocaman körükten gelirdi. İyi manda derisinden yapılırmış körükler. Eski demirciler, aynı zamanda körük ustasıymış. Yani, körük yapamayanlar, demirci ustası falana olamazmış…
Körüğün hareket veren arka üst tutamağına bağlı bir zincir, manivela gibi görev yapan tavana asılı orta çaplı bir kavak gövdesine bağlanır, yukarıdan tesbitli kavağın uç tarafına bağlı bir başka zincir de, çırak tarafından çekilip bırakılırdı. Böylece, zincir çekildiğinde körük açılır, serbest bırakıldığında da kendi ağırlığı ile kapanırdı. Kapanırken de, otuz filin ciğerinden çıkıyormuşçasına esaslı bir üfürüğü ateşe yollardı. O çok güçlü puff´la birlikte kızıldan maviye dönen alevler gökyüzüne doğru fışkırdıkça, kızgın demir biraz daha aklaştırırdı.
SİPARİŞ YOKSA NAL YAPILIRDI
Avlu kapılarının kol demiri, halkası ve menteşesinden tutun, bahçe belinden, sabana kadar aklınıza gelecek, gelmeyecek nice demir eşyaları bu esnaf grubu siparişe göre üretirdi. Siparişler bitince, stok mala çalışırlardı. Nal, nal çivisi, kazma, çapa gibi ürünlerden yeterli miktarda stok bulundurulurdu ki, gelen müşterinin işi anında görülebilsin.
İzleyebildiğimiz kadarıyla, en çok ta nal stoğuna özen gösterilirdi. Değişik boyda, en az yüz dolayında nal bulundurulurdu dükkanda. O yıllarda at, katır ve eşek nüfusu hayli fazlaydı Adana´da. Bir de, nalcılar vardı. Hilafsız; her sokakta değilse bile, her iki veya üç sokaktan birinde nalcı olurdu. Nallık demir çubuklar kor halini alınca örs üzerinde yine üçlü darbelerle yassılaştırılır, usta tarafından şekillendirilir ve bir kez daha ısıtıldıktan sonra bu kez oluk ve delikleri açılırdı.
Akkor halindeki demirin önce kızıl, sonra kuzguni renge dönüşme sürecinde peş peşe gelen darbelerle şekil alışını izlemek büyük bir zevkti. En zevklisi de, dört köşe kesitli nal çivilerinin yapılışı olurdu bence. Tavlanmış ince demirleri son derece alışkın hareketlerle yapılırdı çiviler. Usta, adeta dışarıyı seyrederek doğrayıp örs üstüne aldığı demirdeki delikleri kullanarak yapardı. Farklı çaptaki delikler aşağıya doğru daralırdı. Üretilecek çivi büyüklüğüne göre, deliklerden birine yerleştirdiği kızgın demiri birkaç kez döverdi. Soğumak üzere olan çubuk, son iki darbeyi aldığında sertleşmiş olduğundan, üst tarafı çivi başı haline gelirdi. Delikli demiri ters çevirince de, ürün düşerdi aşağıya…
Belki uzak kasabalardan birinde demirci ile karşılaşabilirsiniz ama, manda derisinden körüklüsünü zor bulursunuz artık…