Çetin uğraşılardan sonra aracına mavi ZZ plakası aldığımız Belçikalı kötü haber almıştı. Tek oğlu, ölümcül hastalıktan hastaneye kaldırılmıştı ve Ankara çıkışlı bilet bulunabilmiş, buzlu yollarda bütün gece yol tepilerek Ankara Havaalanına gelinmişti. Uçuş kartı için başvurduğumuzda, “Uçamaz, pasaportta araba kaydı var”cevabı alınmıştı.
Müşavir, ağlamaktan ve uykusuzluktan kıpkızıl olmuş gözlerini bir bana, bir görevliye çevirerek neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Ona, bu çok acil durumda uçamayacağını ve arabayla gitmeye mecbur olduğunu söyleyemediğim için “Çare!..” diye bastırıyorum. Gümrük memuruyla konuşmamı istediler. Uyuyormuş. O güne kadar insanın bu kadar yavaş uyanabileceğini fark etmemiştim. Üçüncü teşebbüsten sonra anladı ve sağ olsun, “Arabayı gümrüğe bırakmanız lazım, o zaman uçabilir” müjdesini verdi. Gel gelelim zaman çok kısaydı. İşlemlerin en geç bir saatte bitmesi şarttı. Memur, “İmkanı yok, en az iki-üç saatlik işi var” dedikçe ben yarım saatte ısrar ediyorum. Bu arada cebimden çıkardığım banknotları da gösteriyor gibi yapıyorum. Neyse, üç saat te olsa işlemi başlatmaya razı oldu.
Masaya oturdu. Önüne çektiği daktiloyu ilk kez görüyor gibi sağına-soluna baktı, orasını-burasını yokladı ve “Ne yapacağız? Ben daktilo kullanamam ki” dedi. İzin istedim, geçtim masaya. İki karbon kağıdıyla üç nüsha kağıdı taktım ve “Söyle, yazayım” dedim. Söylemeye başladı; “Belçika uyruklu, … numaralı pasaport sahibi olan aşağıda hüviyet tafsilatı yazılı turist vatandaş…” Durdum; “Turist değil, çalışıyor” dedim. Parmağıyla “yaz” işareti yaparak açıkladı; “Olsun, olsun, yabancı değil mi, turist işte”. Bu kez de Vatandaş değil, yabancı olduğunu anımsattım. “Kardeşim sen yaz; kendi memleketinde vatandaş değil mi?” sorusuna saygı duymak zorunda kaldım. “Nerde kalmıştık? Hah, tamam” deyip devam etti; “…plakalı taksisi ile giriş yapmış olup…”. Çenem tutulsun, dayanamayıp “Taksi değil ki!..” diye itiraz ettim. Alacağından kuşku duymadığı paraya bir kez daha baktı ve derin nefes alıp yutkunduktan sonra sordu, “Kardeşim bu otobüs mü, kamyon mu, TIR mı?” Söylediklerinin hiç biri değildi, “Hayır” cevabını yapıştırdım. “Eee…” dedi, “O değil, bu değilse geriye ne kaldı? Taksi!.. Yaz sen yaz…”
Yazıyı bitirdik. Alçak derecede sinirlendirmiş olduğumu fark ettim ve gözünü diktiği Atatürk resimli, üstünde rakamlar olan Merkez Bankası çıkışlı kağıtları teslim ettim. Uzatmayayım; adam önümüze düştü. Alt kata indik. Sundurma sorumlusunu bulduk. Yazıyı verdik. Kayıtlar-kuyutlar damgalar-mühürler, derken zaman hızla ilerliyordu. Sundurma memuru arabanın motor şasi numaralarını kontrol etmek isteyince, bizimki “Vakit yok, ben tanıyorum, işlemi yapalım adam gitsin kardeşim. Herkesin işi var, gücü var, hastası var. Vatandaşın işini görelim” deyince onu da hallettik ve patronumuzu son yolcu olarak uçağa yetiştirdik.
Teşekkür için yanına gittim. İki çay da bize söylemiş. Muzaffer komutan edasıyla konuşmaya başladı: “İşimiz vatandaşa yardım etmek. Neyse ki sen daktiloyu iyi yazdın. Fakat şunu aklından çıkarma, resmi dairelerin kendi lügati var. Sen turist, vatandaş, taksi yazmasaydın, o kağıt aşağıdan dönerdi” dedi. Ayrılırken kapıya kadar geldi ve ani hareketle öperek selametler diledi. Siz, siz olun, resmi yazılarda klişe ifadelerden uzaklaşmayın.