Dört haftalık hasretten sonra önceki akşam Adana´mıza döndük. İki hafta boyunca, tatil dönüşü ilk yazımın “Neden Bodrum, neden Alaçatı, neden Kuşadası, neden Çeşme de, Karataş değil, Yumurtalık değil…” temalı olmasını kurguladım. Uçağımız Torosları aşarken aşağıda gördüğüm katil duman ve yaklaştıkça çoğalan iğrenç ateş odaklarını görünce nevrim döndü. Dünyanın en geniş meydanındaki savaşı andırıyordu.
Alacakaranlıkta çektiğim fotoğrafları Facebook´a yükledim. Bu yazıyı Salı saat 12:00 de yazmaya başlarken baktım, tam 201 duyarlı hemşerim paylaşmış. Paylaşılanlardan da paylaşılanlar var. Ayrıca, sayısız yorum yapılmış. Üzülerek ve utanarak ifade etmeliyim; yorumların çoğu “Ümitsiz Vaka, her yıl bu işkence çekilir ama asla çözüm bulunmaz. Şimdi de bulunmayacak” tarzında. Bazıları, yetkililerin göz yummasından, bir kısmı da çiftçi-devlet-üniversite üçlüsünün bir araya gelmemesinden şikayetçi.
Çarpıcı yorumlar arasında özellikle “Jandarmaya defalarca şikayet ettim, hiçbir şey olmadı. Polise gittim, yine sonuç yok” gibileri cesaret kırıcı.
“Nefes alamıyoruz, bu sıcakta kapı-pencere açamıyoruz, balkon haram oldu” diyenler çoğunlukta…
Çözüm odaklı olan yorumlardan biri özellikle dikkat çekici: “Sayın Valimiz OHAL´den yararlanarak çözüm bulabilir” şeklindeydi. On binlerce hayvanın yanarak insafsızca ölüme mahkum edilmesi kadar toprağa verilen zarar ve ülke geleceğini de kararttığı görüşü vurgulanırken çarenin devletten geleceği kanısı hakim. Çiftçinin derdi mazot; elindeki traktörle toprağı sürmesi pahalı. Büyük traktörü yok. Fakat Devlet Üretme Çiftliğinde yatan çok sayıda büyük traktörlerle bu sorun çözülebilirmiş. Yıllar içinde ne ceza, ne uyarı zerre kadar yararlı olmadığına göre böyle bir destek kesin ve en ucuz çözüm olabilir.
En hayıflandığım öneri de şu oldu… Hasattan hemen sonra özellikle büyükbaş hayvanları tarlaya sürmek. Hem beslenirler hem de gezinirken sorun olan kök başlarını çiğneyip gevşetirler. Ne yazık ki çiftçilerimiz artık hayvancılıktan çok uzak. Bu nedenle de suni gübreye mahkumlar ya zaten. Çoğu yoğurt yapmasını bile bilmiyor.
Gelelim “Vahşet” diye nitelendirilen anız yangınlarındaki gizli tehlikeye…
Tarlalarda fide dikimi dönemlerinde bol miktarda plastik torba olur. Yüksek ısıda yanan plastiklerden bazıları Dioksin isimli çok tehlikeli zehri üretir. Yanında Furan denilen ve yine tehlikeli olan zehirler demeti de bulunabilir. Daha da endişe verici tarafı şu: bu zehirler yapıştıkları yerde kalır ve etkilerini uzun süre koruyabilir.
“Bodrum” demiştim ya; oralarda hiiiç anız yakıldığını görmedim. Kapımızi penceremiz açık olmasına karşın ne is, ne kurum, ne de yanmış uçuntu… Çamaşırlar bahçeye seriliyordu ve tertemiz toplanabiliyordu. Hadi gelin de Adana´da yapın bunu; orasından, burasından simsiyah lekeler göz kırparken is kokusu da burnunuzu titretecek boyutlarda…
Alışkanlık belki de, ya da güvenilir kurum olmasından dolayı genel olarak çözüm valilikte aranıyor. Bana kalırsa, Büyükşehir Belediyemiz de yasal yeni konumunu incelemeli. Buğday-Mısır ekili tarlaların pek çoğu, bekli de tamamına yakını Büyükşehir sınırları içinde. Aslına bakarsanız, patron tayinle değil de seçimle geliyor olsa da, belediyeler de devlet kurumu..
Biz anımsatalım, Sayın Büyüklerimiz aralarında ıstıfıl olsunlar.