22 yıl kadar oldu… Özbekistan´da, ilk Türk-Sovyet Ortak Yatırımı olan Şirketin CEO´suyum. Glassnost´u takip eden olaylar içinde “Müstakilliğini“ (bağımsızlığını) ilan eden Özbekistan´da taşlar yerinden öyle bir oynuyor ki, kum ocağındaki kepçeler bile sessiz kalır olup-bitenlerin yanında.
O hengamede, kılıksız bazı gençler, uygun bir ücret karşılığında vurgunculara karşi koruma teklifi getiriyorlar. Taşkent´te, mafyacılık oynamaya hazırlanmış bu kadar çok insan olabileceğine hiçbir zaman ihtimal vermemiştim. Sayı o kadar fazla ki, ciddiye almak mümkün değil.
İlk temaslar sırasında tanıştığım Kuzibakar (Çoban demek) Sindarov, nur içinde yatsın, Sırderya´ya bağlı Gülistan´daki en büyük kolhoz´un (*) reisi ve aynı zamanda tüm yetkililerin saygı duyduğu akil adam. Sovyetler Birliği zamanında Yüksek Prezidyum Üyeligi yapmış, 6 tane de üstün başarı madalyasına layık görülmüş, efsane bir isim. Kısa sürede, amca-yeğen olmuş ve düzeyli bir dostluğu sürdürmüştük.
Müstakillikle gelen toz-duman az da olsa durulmaya yüz tutmuştu. Periyodik ziyaretlerimden birinde, Kuzibakar Amcam, “Sen bir rahatsızlık hissediyor musun, bir sorunun var mı?” diye sordu. Genelde ciddi bir sorunum olmadığını, ancak “koruma” bahanesi ile hafif tehdit kokulu mesajlar geldiğini ve bunları ciddiye almadığımı söyledim.
Yaşı kadar bilgeliğini de haykıran derin çizgili, esmer yüzündeki ani gerilme gözümden kaçmadı. Uzunca bir süre nefessiz kaldıktan sonra ciğerlerine yüklüce bir hava doldurup, “Ciddiye al!” dedi, “Ciddiye al; unutma ki, dünyada en kolay iş, kötülük etmektir. İnsan, yeter ki niyet etsin, kötülük yapar. 5 yaşindaki çocuk bile taşi öyle bir fırlatır ki, ölüme neden olabilir.”
Her sözünde keramet bulduğum Kuzibakar Sindarov Amcamı bir kez daha rahmetle anıyorum; sözüm var, kısmet olur da Özbekistan´a yolum düşerse, mezarında, bildiklerimden birkaç ayet okuyacağım.
Özellikle son beş-altı yılda aklıma çok sık gelen bu uyarıyı eş-dostla paylaşiyorum. Gördüğümüz var, görmediğimiz fakat duyup okuduklarımız var.
Örneğin, genlerimizde Peygamber Ocağı nitelemesiyle yer alan Ordumuzun Kahraman Komutanları, kansızların ürettiği sahte belgelerle yıllarca hapis yattılar; hastalananlar, ölenler, canına kıyanlar oldu. Anımsarsınız değil mi? O kötülükleri yapanlar hiç de zorlanmamıştı besbelli. Aytaç Durak ve arkadaşları için sayısız dava açılmış ve olmayan suçlar isnat edilmişti. İddia edenlerden değil, zanlılardan suçsuzluklarını ispat etmeleri istenmişti. Bu öyle bir mantıktı ki, hayatında uçak görmemiş birine “Sen Küba´da Victor Jose´yi öldürmüşsün, öldürmediğini ispat et” demekle aynı şeydi.
Yatak odalarındaki kasaları, para sayma makinaları, deste deste dövizleri, milyonlarca dolar içeren ayakkabı kutuları ve sıfırlamaya ilişkin telefon konuşmaları yargıdan döndüğü için kötülük olarak görmemek gerek.
Adana özelinde gördüğüm çok kolay kötülüklerden biri de, Büyüksaat-Bedesten-Paşa Konağı külliyesinde park eden otomobillerle ve adeta tarihi gizlemek için çadırlarla kurulmuş Kafeyle yapılmış diye düşünüyorum.
Rahmetli Kazibakar Amcam çok haklıymış; “En ansan narsa, yamanlık kılış. Kiçikene balanın kolundan hem keledi” yani, “En kolay şey kötülük yapmak. Küçücük çocuğun da elinden gelir”.
(*) KOLHOZ: Sovyetler Birliği´ndeki kollektif çiftlik uygulaması. Bu çiftliklerde her şey, yaşayanların ortak malı ve herkesin bir görevi var. Önemli kararlar geniş katılımlı toplantılarda oylanır. Kolhozlar zamanla büyük kasaba nüfusunu yakalayacak kadar büyümüştü.