Ellilerin ilk yılları… Yaş, ya yedi, ya sekiz…
Birkaç çocuk bir aradaydık. Her kafadan bir ses; kimimiz oyun öneriyor, kimimiz Karakol Bahçesi´ne gitmemizi.
Yeni Zenginler´in ahşap balkonu altında kıpır kıpır,telaş-heyecan arası hareketleriyle bağrışan çocuklara doğru yürüdük. İçlerinden biri, gergin yüzünde iri iri açılmış gözleriyle bize bakarak,
“Köpek zehirlemişler!” dediğinde, yerde yatan ve ıstırap içinde gerinen köpeği gördüm. Orta boy, beyaz üstüne siyah benekli, bizlere oldukça yakın, kimseyi ısırmayan, kimseye saldırmayan köpekti bu. Gözleri yerinden fırlamış gibiydi. Yüzünün bir tarafı toprak içinde idi. Acı ile ayaklarını gerdikçe sürünüyor, o süründükçe, etrafında halkalanmış çocuklar da etrafında oluşturdukları halkayı hareket ettiriyorlardı. Gözlerinde, ruhlarındaki burukluğu yansıtan endişeli, korkulu ama daha çok üzüntülü bakışlar yansırken, birkaç tanesinde minik göz yaşı damlalarına karışıyordu. Her kafadan bir ses çıkıyor ama, kimin ne dediği belli olmuyordu. Tek anlayabildiğim, belediye tarafından zehirlenmiş olduğuydu.
Hepimizde aynı düşünce vardı; köpeği kurtarmak…
Ama nasıl?.. Bilmiyorduk… Acıma duygumuz geçen her saniyede çaresizliğin ağırlığı altında ezilirken, zavallı köpeğimizin kasılma nöbetleri de giderek yavaşlıyordu…
Bir ara, boncuklu yemenisiyle, yüzü ve elleri kırış kırış buruşuk Hamide Teyze, çocuklardan oluşan halkayı yarıp köpeğin başucuna çömeldi. Titreyen ellerinde bir beyaz kase, kasede sarımsaklı yoğurt vardı.
O anda, Hamide Teyze´nin yüzünde gördüğüm ifadeyi hiç unutmadım. Göz yaşı yoktu, ama ağlıyordu. Gördükleriyle sarsılmıştı, ama metindi. Çok üzgündü, ama gayretliydi. “El benim elim deel, Ayşe – Fatma Anamızın eli” diyerek avuçladığı yoğurdu, köpeğin ağzına dökmeye çalıştı inatla… Ağzını açmaya çalışırken bir yandan da “Hadi oğlum, hadi kuzum, bir lokmacık, hadi bir lokmacık…” diye adeta yalvarıyor, arada bir de bakışlarını yukarıya çevirip, “Allaaaahhh, ağulara gelesin belediye, e mi?” diye bedduada bulunuyordu. Ağu´nun zehir anlamına geldiğini o gün öğrenmiştim ben de… Köpek, arada bir kasılma hareketlerini arttırıyor, sarımsaklı yoğurdu yemek istiyor gibi, ağzını açmaya çalışıyor ama yapamıyordu. Gene de, kasedeki yoğurdun yarısı eksilmişti. Aradan on ya da onbeş dakika kadar geçmişti ki, köpek bir anda ayakları üstüne kalktı, seri adımlarla ileriye doğru yürümeye başladı. Hep bir ağızdan “Aha, iyileşti!” diye çığlık attık sevinçle… O güne kadar hep gördüğümüz fakat ad koymayı bile düşünmediğimiz köpeğimizin ne kadar güzel olduğunu yeni fark etmiştik. O anda, her birimiz hangi ismi verebileceğimizi tartışmaya başlamıştık. Köpek birkaç adım daha atınca, birbirimize sarılarak peşine düştük. Sevimli dost bir ara yürümeyi kesti, başını bize çevirdi. Birkaç saniye öyle durdu ve ansızın yıkıldı. Kasılmış ayakları yukarıda, öyle kalakaldı.
O gün hayatımda ilk kez ben de bela okudum belediyeye… Boğazımı tıkayan meçhul bir cisim gitti, gitti kalbimin tam ortasına yerleşti sanki. Diğer çocuklar gibi, ben de ağlıyordum. O yıllardan gelen birkaç damla yaş şu anda da gözlerimi ıslatıyor.