“Şarktan Garba, Şimalden Cenuba” desek anlayanı az olacağından şöyle söyleyelim; Doğudan Batıya, Kuzeyden Güneye olmak üzere bir baştan öte başa ne kadar ev varsa, içlerinden biri bile avlusuz değildi. Avlu, her ev için en önemli bölüm sayılırdı. Evimiz ve avlumuz halen belleğimde ayrıntılarıyla yer aldığı için bizimkini anlatacağım. Diğerleri de ufak tefek nüanslara rağmen pek farklı değildi zaten.
Ana binamız iki katlıydı. Duvarlar, yaklaşık bir metre kadarı taş, yukarısı kerpiçten örülmüştü ve çok kalındı. Alt katta pencere yoktu, üst katta ise ikisi sokağa, biri kıbleye (Güneye) bakan 3 penceremiz vardı. Duvar kalın olduğu için camın arkasına konulan mindere rahatça oturur, deve kervanlarının geçişini beklerdim. Her gün mutlaka iki veya üç kervan yoğun çan sesleriyle gelişini duyururdu.
İki de kör penceremiz vardı. Rahmetli babaannem kör taka dedi ömrünün sonuna kadar. Şimdikiler ise pencere de demiyor, taka da; “Niş” diyorlar. Alafranga sözcük olduğunu sanıyorum. Kaba bir tahmin olacak, duvar kalınlığı en az 50 santim falan vardı ve dolayısıyla nişlerimiz de hayli derin sayılırdı. Annemin burmaları, küpeleri ve harcamalardan artmış paraları kapaklı kör penceredeki bir tahta kutuda dururdu.
Üst kat iç-içe 3 odaydı. Kapalı sofadan geçerek misafir kabul ettiğimiz büyük odaya girilirdi. Onun ardında da ebeveyn odası vardı. Beş kardeştik ve sofada yatardık. Sandıklı ahşap merdivenle inerdik aşağıya. Şehir suyu yoktu. Tek su kaynağımız tulumbaydı ve merdivenin altındaydı. Önündeki curunu (havuzcuk) babam yapmış zamanında.
Amcamın evi bitişikti ve iki ev tek avluya bakıyordu. Her iki evin birer yedi-ağız döllesi (yedi-veren koruk asması) hayli yaşlıydı ve esaslı gölge yapardı yazın. Doğduğum gün babam güzel bir çam fidanı dikmiş. Çok güzel bir ağaçtı. Düzgün aralıklarla birbirine dik ikişer dal uzatan gövdesi zamanla o kadar uzadı ki, diğer mahallelerden görülebilirdi. Gelinduvağımız ünlüydü. Hilafsız, memlekette o kadar büyük bir başka gelin duvağı yoktu. Yazları koruktan sağladığımız ekşiyi kışın da meyvesi hayli iri olan turunç ağacımızdan alırdık. Küçük meyve veren mandalinanın da benim için dikildiğini söylerlerdi. Zeytinimiz aşısızdı. Bol fakat küçük meyve verirdi. En çok sevdiğim zeytin türü olduğundan aşılatılmamıştı.
Kiremit ve samanlı çamur kullanılarak yapılmış iki ocak avlunun bir yanındaydı. Büyüğü çamaşırda yakılır, diğer ihtiyaçlar için küçüğü kullanılırdı. Yemek ise daha çok maltızda, kömür ateşiyle pişirilirdi. Rahmetli anneme babaannem öğretmiş; yemekler maltızda daha lezzetli olurmuş. Özellikle mahluta (pirinçle karışık mercimek çorbası) ve kuru fasulya başka şekilde asla pişirilemezmiş.
Ocakta yakılan odunların tamamı bağımızdan gelen budama dallardı. Kül çok değerliydi. Galvanize oluklu saç levhalardan oluşan avlu duvarımızın bir tarafına dizilmiş fıçı ve tenekelere doldurulan suya birer avuç kül atılırdı. Suyu yumuşatırmış ve çamaşırda iyi köpürürmüş. Tenceremiz, tavamız, servis tabaklarımız sık sık kalaylanan bakır eşyalardı ve en iyi külle temizlenirdi. Anlayacağınız deterjana para vermediğimiz gibi, kimyasallarla da zehirlenmezdik. En lüks temizlik malzememiz kilosu 15 kuruşa satılan çamaşır sodasıydı. Diğer sarf malzememiz de, kuşkusuz sabundu. Çamaşır leğenimiz ve su kazanımız da bakırdandı.
Çamaşır, bulaşık, yemek, dikiş-nakış hep avluda yapılırdı.
Haşa huzurdan, (yüzünüze güller suyu-lafım bu meclisten dışarı) helamız da avludaydı. Kanalizasyon yoktu ve herkesin helası belli derinliğe kadar kazılmış kuyu üstüne kuruluydu.