Arada sırada gözümüze çarpsa da, adamakıllı azaldı nargileciler. Çocukluğumun Adana´sında, her kahvede, her kıraathanede nargilelerin sıralandığı raflar olurdu. Tütünü ocakçı hazırlar, iyi tütün saran ocakçı yevmiyesinden (günlük ücret) daha fazla bahşiş alırdı. Kahvehane sahipleri de müşteri çekebilmek amacıyla nargilesi ünlü ocakçıların nazını çeker, elden kaçırmak istemezlerdi.
Nargile tütünü tömbekiden sarılırdı. Tömbeki, anımsayabildiğim kadarıyla, irice tütün yapraklarının kıyılmadan paketlenmiş şekline denilirdi. Bir keresinde görmüştüm; küçük bir leğene serilen tütün yapraklarına ılık su döküldükten sonra bir miktar da karbonat serpilmişti. Ocakçıya sordum; “Demini aldıktan sonra bunları sıkacağım ve nemli kalacak şekilde kurutacağım” demişti. Ocakçı ya, çayda olduğu gibi tütünde de dem kolluyor adam.
O zamanların ocakçıları gerçekten ocakçı idi. Tezgahın bir yanı, bacaya açılan çalı-çırpı ile tutuşturulan kömür ocağı idi. Üstünde sıcak su kazanı, onun üstünde de iki veya üç tane porselen demlik… Yan tarafta sıra sıra çay bardakları ve bardak altı dizileri, koca bir kase dolusu kaşık ile yığınla topak şeker… Kesme şekeri sonra gördük, öncesinde bir buçuk santim ayrıtlı küp şeklinde topak şeker vardı. Bazıları bunu küp şeker diye bilirdi.
Nargileci kahvehaneye gelir gelmez önce demli çayı verilir, birkaç dakika sonra da lülesine tütün, tütün üstüne de ocaktan alınan köz parçaları yerleştirilmiş nargilesi getirilirdi. Şişenin bir yanına bağlı hortumun ağız ucundaki marpuç (bazıları kehribardan yapılırmış) ağza alınır ve şişedeki su fokurdatılırdı.
Kadıncık Baraj ve Santral İnşaatında Müşavir-Mühendislik işini yapan Belçikalı şirketin tek Türk çalışanı olduğumdan Ankara´ya sık sık gitmem gerekiyordu. Birinde, beklemem gerekti. Başka işim yok, kirvemin oğlu Tahsini öğrenci evinde ziyaret ettim. Yanında arkadaşları da vardı. Ders çalışmaktan bunalmışlar, “Arabayla gezelim, açılırsınız” dedim. Sevindiler ve acele hazırlandılar. Tam çıkarken üç te kız gelmez mi. Station Volkswagene 9 kişi sığdık ve Gençlik Parkına geldik.
Hepsi öğrenci olunca ağalık bendenize düşmüştü. Kirve oğlu, “Sana da nargile yakışır” emrivakisi ile siparişi verdi. Garson nargileyi getirdi, köze son bir ayar verip çekildi. Marpucu elim aldığım an aklıma geldi; nargile içe çekilerek mi yoksa üflenerek mi içiliyordu. Fikrime danıştım; fokurdadığına göre üflemek gerekir diye düşündüm ve orta şiddette üfürdüm. Sen misin üfüren; şişedeki su fışkırıp lüleyi bastı, ateş söndü, cızırtı, duman dikkatleri çekti. Şaşkın ve mahcup duruma düştüm. O an parkta ne kadar insan varsa hepsi bana bakıyordu sanki. Garson da oralardaymış. Hiddeti yüzünden taşmış, yumruğu suratıma indirecekmiş gibi hışımla yanaştı. Neyse ki sadece nargileyi alıp gitti.
Yıllar sonra, bir dış ticaret şirketi yetkilisi iken gündemime nargile düştü. Irak´a çimento gönderiyorduk. Üstünde çimento torbalama fabrikası çalıştırılan gemi sahibi, Lübnan asıllı bir İngiliz ziyaretimize geldi. Hava Alanında karşıladığım an “Adana´da nargile var mı?” diye sordu. Olumlu cevap verdim. Dörtyol tarafında olduğunu sanıyordum. Ertesi gün gittik, yok. Sorup soruşturduk; Hacıbayram´da Ahmedaa´nın kahvehanesinde bulursak bulurmuşuz. Şansımız varmış, Ahmet Ağa da nargileci olduğundan hazırlanmış tömbekisi de vardı.
Bizim İngilizin mutluluğunu tarif edemem… Nargileden birkaç nefes aldıktan sonra kahvehane sahibi ile tavlaya tutuştular. Çok zor bir durumda iken düşeşi atınca müthiş bir kahkaha attı konuğum ve ardından dönüp, “Üstünde çalışmamıza gerek yok. Önerdiğin anlaşma taslağı tamam. Büroya gidince imzalayalım” dedi.