Sene 1965…
İncirlik Havaalanında, Amerikan askerlerine perakende satış yapan mağazada çalışıyordum. İngilizcemi beğenmişler, satış memuru yaptılar. Birkaç ay sonra da, esas sorumlusunun dili yeterli olmadığı için otomobil mağazasına aldılar. “Mağaza” dediğim 12 metrelik konteyner. Üç-beş gün sonra da, Adana-Ankara-İzmir gidiş dönüş uçak bileti ile yüklü para dolu zarf verip İzmir´e gönderdiler. Şirket´in oto parçaları sorumluları için düzenlenmiş eğitim programına katıldığımı ancak İzmir´de, toplantı sırasında öğrendim.
İlk kez harcırahlı iş gezisine çıkıyorum, ilk kez uçağa biniyorum ve üstelik, şansa bakınız, tam da fuar zamanı oluyor bütün bunlar.
Akşamları Kültür Parka gidip pavyonları gezebiliyorum.
İncirlik´te görüp de tadını bilmediğim kolalardan Pepsi ile karşılaştım. Türkiye´de üretimine geçilecekti…
1968 yılı Mayısında Pepsi Cola Adana´da ilk kez bizim düğünde ek´le birlikte ikram edildi. Sonradan yayıldı; Coca´sı da geldi, zero´su çıktı, light etiketlisini yaptılar, tenekeye koydular, vesaire, vesaire…
Ne dedik? 1965 dedik değil mi?
Halbuki daha ellilerin başında bile evlerimizde kola kullanılırdı. Büfelerde değil, bakkalarda satılırdı. Soğutulmazdı. Bir de o kolalar sıvı değil katıydı. Öyle olunca da ne şişedeydi, ne de tenekede yahut alüminyumda… Bildiğimiz karton kutucuklarda satılırdı kola. Çok da ucuzdu.
Rahmetli annem, bir çok diğer anne gibi, kola konusunda titizdi. Evimizde her zaman yedek tutardı ki, ani ihtiyaçta sıkıntı olmasın…
Yarıya kadar su koyduğu kabın içinde döktüğü kolayı eritir, gömleklerin yaka ve kol manşetlerini batırıp sıktıktan sonra üstünde ütüyü gezdirirdi. Yani yaka ve manşetler kolalanmış olurdu. Kolalanmış kumaş katılaşır, uzun süre kırışmadan gayet düzgün dururdu. Beyazlarda olsun, renklilerde olsun kolalanmamış gömlek gardrobumuza giremezdi. Kolalanmış gmlek yakalarına ayrıca balina koymaya gerek duyulmazdı.
Üstüne-başına pek titizlenen katip konulu “Üsküdar´a gider iken aldı da bir yağmur” türküsü pek sık çalınırdı radyolarda. Türkünün bir mısraı da şöyleydi: Katibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır…
Bahsettiğim yıllarda kuru temizleme ve ütü işleri yapan esnaf da “Kolacı” diye bilinir, pek çoğunun tabelasına “Kolacı” yazılırdı. Kola, bu denli girmişti günlük yaşamımıza.
İlkokulda, kız-erkek farketmez, hepimiz tek tip sayılabilecek önlük giyerdik. Böylece, çocuklar arasında varsıl-yoksul ayırımı en az düzeye indirilmiş olurdu. Önlüklerimiz, çözgüsü siyah, atkısı beyaz iplikle dokunmuş kumaştan dikilirdi. Tek süsümüz, öndeki düğmeyle birleştirilen ay şeklindeki beyaz yakalığımızdı. Annem bu yakalıklarımızı da özenle kolalardı. Hatta önlüğümdeki iki cebe koyduğu beyaz mendiller de kolalıydı. Bu mendillerle hiçbir şey silmediğimden, öyle tertemiz dururdu. Babama göre, bunlar “teftiş mendili” sayılırdı. Günlük gereksinimler için kullanabileceğim mendil pantolon cebimdeydi.
En çabuk aşındığı için o yıllarda gömlekler yedek yaka ve manşetle satılır, aşınınca yedekler dikilirdi. Tekstildeki gelişme paralelinde daha dayanıklı kumaşlar üretildi. Derken yakalar telalarla sertleştirildi ve bir de baktık ki artık kola da yok, kola yapan da… Kendimi zorlayarak illa da tarih vermeye kalkarsam, diyebilirim ki 70´lerin başından bu yana kola yok. Bu tarih, dikkatimi çekti, gazlı içecek olan kolaların yaygınlaşasına da denk geliyor.
Diyebilirim ki, katı kola devri bittiii, sıvı kola devri başladı.