Çocukluğumuzdaki yaygın Adanaca´ya göre hamal sözcüğü zayıf kalır, yerine daha vurgulu, daha ağız dolduran hambal kullanılırdı. Her ikisin duyup da aralarında fark olup olmadığını merak ettiğim yaşlarda, Pazar yerinden aldıklarımızı küfesiyle taşıyanları hamal, balya,sandık gibi ağır yük taşıyanları da hambal olarak nitelendirmiştim.
Terskapı Hambalları eminim ki Türkiye´de benzeri olmayan çok ayrıcalıklı ve özgün becerileri olan bir ekipti. Terskapı´dan ayrılmazlar, o civardaki çayhane veya kıraathanelerde iş beklerlerdi. Gençlerimi şöyle dursun olgun yaştaki bazı hemşerilerimiz de Terskapı´nın nerede olduğunu bilmiyor; bu nedenle, azıcık tarihi, birazcık coğrafi açıklama yapmak zorundayım.
Efendim, Kavalalı Mehmet Ali Paşa´nın oğlu İbrahim bir işgalci olarak 1833´te geldiği Adana´da eşkıyalar kol geziyor, vergi memurları çiftçinin anasını ağlatıyor, rüşvetsiz nefes alan hapishaneyi boyluyordu. Hukuk ise tam rezaletti. Mahkemeler kadıya mülk, kadılar da vurguncuların kulu olmuştu. Ne ferman, ne mecelle, ne kanun; nice namuslu ve masum Adanalı durup dururken feci cezalarla işkence çekmekteydi. Millet tek geçim kaynağı olan bağına, bahçesine gidebilmek için aynı yönde işi olan diğer bağcıları bekler ve ancak kalabalık gurup oluşturunca yola çıkabilirlerdi.
Mısırlı İbrahim gelir gelmez önce eşkıyalığı tamamen yok etti. Mahkemelere çeki düzen verdi ve hakimlere 4000 altın gibi çok yüksek gelir tanıyarak adaleti sağladı. Buna rağmen, ağır ceza dosyalarını bizzat incelemeyi de ihmal etmedi. Ekim-dikim rahatladı, tarlalar canlandı; adam yetmedi, Cezayir´den,Tunus´tan, Mısır´dan işi bilen adamlar ve yeni tohumlar, yeni cins bitkiler getirtti. Daha da önemlisi, işçilere rüyada bile göremeyecekleri haklar sağladı, ücretlerini arttırdı.
Tarla işçileri o denli mutlu olmuşlardı ki, her akşam işi bırakırken İbrahim Paşa´ya dua ederlerdi. Bu dua, bizim çocukluğumuzda bile ova tarlalarında tekrarlanır, İbrahim Paşa´ya üç kez rahmet okunurdu.
Koşulları bu denli iyileşince başta Adanalılar olmak üzere Çukurova çevresinde yaşayan halk artık sevgisini ve bağlılığını fazlasıyla göstermeye başlamıştı. Mısırlı İbrahim, bir yandan yüksek özgüvenini, diğer taraftan halkın biat derecesindeki bağlılığını hesap ederek Adana´nın tarihi surlarını yıktırdı. Tepebağ´ı kapsayan surların en önemli kapılarından biri de Tarsus Yoluna açılıyordu ve şimdiki Bebekli Kilise´ye giden sokağın Abidinpaşa tarafında idi. Yüksek, kemerli bir kapı olduğu için Savcı Bey Camii de halk tarafından Kemeraltı Camii şeklinde isimlendirildi.
Tarsus, Adana dilinde daha çok Tersüs diye söylenirdi ve kapı da Tersüskapı olarak anılırdı. Zamanla Tersüsün (sü) parçası dillerde törpülenip Terskapı olmuş.
Biz Terskapı´yı hambalları ile bilirdik. Bunlar fabrika parçalarını, matbaa makinelerini, çırçır preselerini rahatlıkla ve en ufak bir hasar vermeden yerleştirir, ya da söker, taşır, yeniden monte ederlerdi. Bir işten aldıkları para da onları neredeyse 15 gün geçindirecek kadar yüksek olurdu. Hepsi de koyu Fenerbahçeliydi. Takımları yenildiğinde adeta yas tutarlar, günlerce gizlenirlerdi. Galip geldiklerinde de bayram ötesi bir sevinçle coşarlar, yenilen takımın renkleriyle örtülü bir tabutu cenaze alayı kurarak gezdirirlerdi. Tabii bu arada “Allah rahmet eylesin diyenin akıbeti hayrolsun, Hakkını helal edenin mekanı cennet olsun” diye bağırırlardı. Tabutlar genelde Taşköprünün ortasına kadar taşınıp buradan Seyhan´ın sularına teslim edilirdi.