Gaziantep´e pek sık gittiğim zamanlardı. Üç iplik fabrikasının ümidiydim. İhracat taahhütlü çok elverişli döviz kredisi kullanmışlar ama ihracat yapamamışlar. Durumları kritik. Süreyi doldururlarsa hem yüksek kurdan hem de çok yüksek faizle ödeyecekler ki, bu da büyük sarsıntı demekti.
Öncelikle fabrikaları inceleyip bazı düzenlemeler yaptırdım. Uygun düzeyi yakalayınca da TIR´lar yüklenmeye başladı. Bu sayede ek süre alınabilmişti. Kalitede devamlılık çok önemli. Dolayısıyla ayda iki-üç kez denetlemek zorundaydım.
Bir bakıma uçurumun kenarından dönmüş olmaları karşısında el üstünde tutuluyordum. Yemek-ziyafet, yetmedi pavyon sefası başladı. Samimiyet derileştikten sonra Gazianteplinin davetine hayır denmez, denilemez. Zaten faydası da yok. Olmazlanmam işe yaramadı, kendimizi pavyonda bulduk. Garsonlar ağayı tanıyınca koşuşup gereksiz ve abartılı gayretle masa düzenlediler, sandalyeleri temizlediler. Tertemiz örtüyü değiştirip kocaman vazo dolusu çiçek getirdiler.
O saatte, masanın düzenlenmesini beklemek çok zevk vermiyor ama “itibar gereği” direk vaziyeti alıp hazırolda duruyorsunuz. Nihayet , masa örtüsünde olmayan kırışıklıkları da düzeltip hayali tozu silkeleyen başgarson “Ne emredeceksiniz ağam?” sorusunu lütfetti. Ev sahibim dudaklarını büzüp gözlerini kısarak başını yavaş yavaş yukarı kaldırıp tavanda meçhul bir noktaya uzun uzun baktıktan sonra, “Arakı içeciyik…”dedi. Bu ağır çekim hareketler varlık ve özgüveni ifade edermiş.
Garson fırladı. Saniyeler içinde masa donatıldı. Rakımız geldi, bardaklar özenle dolduruldu. Sabah erken yola çıkıp gelmişim, yorgunum, uykusuzum. Üstüne üstlük ağlar gibi cırlayan kadının sözüm ona müziği ve sonuna kadar açılmış sesle işkence çekiyorum. Fakat yapacak bir şey yok… Bunları kafamdan geçirirken fark ettim; masamızın bir ucunda beş-altı tane boş rakı şişesi var. Ben daha ilk kadehten iki yudum almışım, almamışım. Yanımdaki de belki üç yudum almıştır. Bu kadar şişe nasıl boşaldı, anlam veremedim. Soracağım ama, gümbürtü o kadar şiddetli ki, sesimi duyuramam.
Sıkıntımı gizlemek için ara sıra mezelerden yarım çatal falan alıyorum. Arada bir göz göze geldiğim masa arkadaşım “beğendin mi?” anlamında göz-baş-kaş işareti yapıyor. Ben de aynı usulle “tabii…” mesajı veriyorum. İkinci kez fark ettiğimde masamıza masa eklenmiş, üstüne de en azından 20 boş şişe dizilmişti… Böylece, ne kadar iyi içici olduğumuzu garsonlar sayesinde pavyonca anlatabiliyorduk. Aslını sorarsanız daha ilk şişenin yarısı duruyordu.
Bu ilk pavyon işkence, özür dilerim, yani sefasını içim kanayarak sanırım iki kez daha tekrarladık. Her defasında da boş şişe hesabına göre, Allah esirgesin, otuz şişe falan devirmiş oluyorduk.
Aylar sonra, ısrar üzerine götürdüğüm eşim dönüş yolculuğunda anlattı. Gaziantepli dostlarım ben yere-göğe sığdıramıyorlar gece gündüz dua ediyorlarmış. Evlerde bile sürekli benden, iyiliğimden bahsediliyormuş. Ben olmasam fabrika batabilirmiş… Anlayacağınız o gün kadınlar arası sohbette en çok bendeniz konuşulmuşum. Sohbetin ve samimiyetin tavana vurduğu sırada kadınlardan biri eşime dönüp, “Sağ olsun, kocan pavyona çok düşkün. Bizimkiler de onun hatırını kırmayıp pavyona gidiyorlar” dedikten sonra “İnşallah sağlığı bozulmaz” temennisinde bulunmuş.
Eşim mesajı gülerek ve yapmacık tevekkül işaretiyle karşıladığını anlattı ve anlamlı tebessümle, “Bu senin fabrikatör arkadaşların adını verip sürekli pavyona gitmenin kolay yolunu bulmuşlar” dedi.