İnsanoğlu, tarih boyunca çeşitli çağlara tanık olduktan sonra , dijital çağa gelmiş. Bizim kuşak ise Odun Çağının son dönemlerini doya doya yaşadı. Siz bakmayın hödükler için “Odun gibi adam” denmesine… Aslında odun mübarektir, mukaddestir, kutsaldır (Bu üç sözcük te aynı anlama gelir, biliyorum, ben de siyasetçilerimize uydum, vurgu yapıyorum).
Hep derim, delikanlılık çağımıza kadar Adana´da avlusu olmayan tek hane yoktu. Olamazdı zaten. Çünkü hela mutlaka avluda yer bulur; pişirme, ısıtma, kaynatma için ocaklar da illa ki avluda tüterdi. Avlu olmasa, çamaşır da yıkanamazdı zaten. Avlunun bir önemli yararı da, odunluk olarak hizmet etmesiydi.
ÜÇ OCAK
Gerçekten saygıdeğer konuk geldiğinde merhume Annem birkaç dal parçasını alelacele tutuşturur ve kahve tavasına aldığı mat küf yeşili çekirdekleri kavururdu. Yaldır yaldır parlayan, pirinçten yapılmış el değirmeninde sıcak kahve tanelerini öğütürken öyle güzel bir koku yayılırdı ki, hep “Kahve yerine keşke kokusunu içebilmek mümkün olsa” diye düşünmüşümdür. Aynı düşüncem leblebi kavrulurken de depreşir mutlaka…
Ütü yapılacağı zaman da yine çırpı-çubuk tutuşturulup köz haline geldiğinde demirden yapılmış, üstü kapaklı ağır ütünün içine konulurdu. Elektrikli ütü henüz rüyalara bile girmemişti.
Yemek bizde daha çok kömür yakılarak maltızda pişerdi. Fakat reçel gibi, kelle-paça gibi özel taam için yine odun ateşi kullanılırdı. Yan yana üç ocağımız vardı. En büyüğü çamaşır kazanına ayrılmıştı. Normal kaynatma-pişirme işleri orta boyda, daha küçük hacimli gereksinimler ise minik ocakta halledilirdi.
“KÜL” HAYATTI
Ocakta oluşan küller soğuyunca bir yere toplanır ve hijyen amaçlı tüketilirdi. Tencerelerimiz, tavalarımız ve hatta sahanlarımız kalaylanmış bakırdan üretilirdi. Bunları en iyi biçimde yıkamak için kül “bire-bir” sayılırdı. Avuç içinde toparlanmış ıslak bir bez küle batırıldıktan sonra kap-kacak ovulur, bu işlem gerektiği kadar tekrar edilirdi. Çok iyi hatırlarım, günümüzün hiçbir deterjanı kül kadar parlatamamıştır kalaylı bakır kapları. Ayrıca deterjan nedeniyle sağlığımızın ne kadar riske edildiği de ciddi bir konu şimdilerde.
Mahallemize henüz şehir suyu gelmemişti. İçmeye, yıkanmaya, yıkamaya, sulamaya sadece tulumbamızı kullanıyor ve hiçbir eksiklik hissetmiyorduk. Avlumuzun bir kenarında dizili tenekelere annem tulumbadan çekilen suyu doldurur, içine de bir-iki avuç kül serper, üstünü kapatırdı. Bir süre sonra kül dibe çökerdi. Günümüzde sıvı yağ fabrikaları ve pekmez üreticileri benzer uygulamayı yine kül ya da toprakla yapıyor; bu işleme de “ağartma” diyorlar. Güya ki, kül sayesinde gözle görülmeyecek kadar minik parçacıklar dibe çökerken, suyun sertliği de azaltılıyor ve böylece daha parlak, daha temiz çamaşır elde ediliyor.
O zamanlar deterjanı bilen-duyan yok. Kilosu 30 kuruştan çamaşır sodası ve sabun, bir de küllü su. Hepsi bu.
Deterjanları ve ısıtma amaçlı gazı, elektriği falan düşünürseniz, o yıllarda ciddi bir ekonomi yaptığımız hemen çıkar ortaya. Odunumuz da beleşti. Daha ziyade bağdan, budama sonrası gelirdi.
Ailelerin pek çoğu odun çağına uyum göstermiştir ki, günde birkaç kez “Odun yardıraaaan!” diye bağıranları duyardık. Bunlar odun bıçkısı ve baltaları ile gelip odunları keser, biçer ve parçalayıp istiflerdi.
Dedim ya, biz Odun Çağını da yaşamız bir kuşağız.