(Önceki yazıda verdiğimiz söz gereğidir)
Çocukluğumuzun Adana´sında adı pek sık duyulurdu. Yıllar yılı, ne anlama geldiğini bulabilmek için nafile didinip durdum. Büyüklerime mi sormadım, Eski Türkçe kitaplar mı karıştırmadım, belki ilgisi olur diye “sındı” ya da “sındığı” sözcüklerinin bir anlam taşıyıp taşımadığını Ermeniye, Ruma mı sormadım…
Bir bu, bir de ilk üç harfi aynı olan “sınıkçı” sözcüğü yüzünden bazen önce “dellenecek” gibi, sonra da boğuluyor gibi oluyordum. Allah bilir ya, 1991 senesinde, Taşkent´te bir Sovyet-Türk Ortak Şirket kuruluşunda göreve çağrılmasaydım yine de öğrenemeyecek, dellenmeyi ve boğulmayı sürdürecektim.
Özbekistan´a ilk seyahatimiz Sovyetler Birliği´nde Perestroika-Glassnost öncesi kargaşa dönemine rastlamıştı. Uçaklar programlı kalkamadığı için Trabzon-Sarp üzerinden Batum´a gelip Taşkent´e tesadüfen kalkabilecek uçak bekledik. Ertesi gün Tiflis´e kadar giden bir uçağı yakaladık. Tiflis´te de bir gece kaldık. Tekrar havaalanına gidip beklerken, her nasılsa “Taşkent” dediler, koşarak gittik. Yabancı olduğumuz için bize öncelikle yer verdiler. Sanırım üç-dört uçak dolduracak kadar Taşkent yolcusu bekliyordu alanda.
Komünizm sistemi ile liberal sistem arasında uçurumlar var. Kuruluş Ana Sözleşmesini hazırlamak çok uzun sürdü. Bu nedenle de birkaç kez daha gidip geldik. Sovyetler Birliği dağıldıktan kısa bir süre sonra da, SSCB-Türk Ortak Şirlketi isim değiştirerek Özbekistan-Türkiye Ortak Şirketi oldu. Özbekçe Tabelamızı astık: Uzbekistan Turkiye Koşma Karhanesi. Yönetim Kurulu Üyesi ve sonradan da Başkanı sıfatıyla sık sık gidiyor, bazen haftalarca kalıyordum. Bu arada hemen her akşam bir yere davet ediliyor, fakat haftada iki veya üç tanesini kabul edebiliyordum.
Her davette, yemeğe başlarken grupta sözü geçen bir aksakal bana dönüp “Eltimas, nanı sındırınlar” diyordu. “Eltimas”, lütfen demekmiş. Bize iltimas diye geçmiş ama anlam değiştirerek geçmiş. Meğer ki “sındırmak”, parçalamak, kesmek, bölmek gibi anlam taşıyormuş.
Bir sabah şirketimizin genel müdürü geç geldi. Balasının kolu singen olduğundan, yani çocuğunun kolu kırıldığından hastanede zaman geçirmiş.
VE DE BAKIRCILARIMIZ
Çocukluğumdaki mutfak eşyalarının büyük çoğunluğu bakırdandı. Tencereler, tavalar, sahanlar, leğenler, tepsiler, kazanlar, hep bakır levhanın yuvarlak tabanlı çekiçle örs üzerinde dövülmesiyle şekillendirilir, kalaylanıp satışa sunulurdu. Hacıbayram Camiinden yaklaşık 200 metre sonrasından Kocavezir İş Merkezi´ne kadar sol taraf tamamen, sağ taraf kısmen Bakırcılar Arastası sayılırdı. Sabahın erken saatinden gün batımına kadar çekiç sesleri durmazdı burada. Anlayacağınız, Adana´nın bakırcıları burada toplanmıştı ve zaten semtin adı Bakırsındığı´ndan çıkıp Adanaca´da Pakırsındığı olmuştu.
Aynı şekilde, bizim “Sınıkçı” dediklerimiz de, “kırık-çıkık” tedavi eden kişilerdi. Örneğin en ünlü Sınıkçımız, Allah rahmet eylesin Dudu Bacı ya da Altmışlık Dudu diye bilinirdi. “Sınmak” sözcüğünün kırmak, parçalamak anlamı ile Orta Asya´dan taşınıp geldiğini fakat burada yaşamını sürdürmesine karşın anlamını yitirdiğini böyle öğrendim.
Öğrendim de, neye yaradı ki… Çünkü artık çelik tencereler, dökümler, alüminyumlar, emayeler yüzünden bakırcılık mesleği sona ermiş, pakırsındığı da anılmaz olmuştu. Sınıkçı da yoktu artık; meslek tamamiyle ortopedistlerin kontrolüne geçmişti. Pakırsındığı´nda son kalay da sanırım yetmişlerde yapıldı…