Sene, 1984 veya 85… Rahmetli Özal´ın ekibinde, Bağdat´tayız. Büyükelçiliğimizin Bahçesinde, Özal´ın davetine icabeden Saddam Hüseyin ve Taha Yasin´le bir arada olmuş, kadeh kaldırmışım. Fakat içimizde bir sıkıntı; çünkü, ertesi gün Budapeşte´ye gidecek olan Bakanlar üstü Müsteşar Profesör Ekrem Pakdemirli´nin ekibinde de yer almam şart.
Resepsiyon sone ererken fırlayıp otelden valizi kapmamla Havaalanına gitmem bir oldu. Orası, burası derken Bağdat-İstanbul-Frankfurt-Budapeşte bağlantısı buldum ve sabahın kör saatinde İstanbul´a vasıl oldum. Buradan Frankfurt´a geldiğimde, öğlen bile olmamıştı. İlk iş, bilet ve uçuş kartımı halletmek oldu. Budapeşte uçuşu akşama doğru.
Alımlı vitrinleri ile ünlü freeshop salonlarında bir o yana, bir bu yana yürürken, dikkatimi çekti ki, “Nikon F3 satışa sunulmuş.” O yıllarda her fotoğraf meraklısı için bir ruya makine F3. Dergilerde falan sayfalarca yazılıyor. Kısa bir tereddüt döneminden sonra, o kadar nakit kimsede olamayacağından, kartı uzatıp alıverdim makineyi. Tabii hemen kullanma rehberini açıp okumaya başladım. Rehber dediysem, öyle ufak bir kitapçık değil, orta boy ansiklopedi mübarek…
Bir süre sonra, çıkış kapısı da belirlendi ve her ihtimale karşı B57 numaralı kapının karşısına taşınıp orada sürdürdüm okumayı. Okudukça ilgim artıyor. Düşününüz, 50 kilometreden kumanda edebiliyorsunuz cihaza. Yani savaş muhabiri için ideal. Bombalı alandan 50 kilometre uzaktan basın deklanşöre, çekin fotoğrafları bol bol…
Uçuş vakti gelip B57 kapısında millet kuyruğa girince aralarına karıştım. Havada, yemek bile yemeden kitabı okumayı sürdürüyorum. Derken, İtalyanca anons dikkatimi çekti; “herhalde çok fazla İtalyan turist Budapeşte´ye gidiyor” diye yorumladım. Bu ara, öylesine pencereden dışarı baktım ki, daha önce en az kırk kez geldiğim Budapeşte su altında. Caddeler kanal gibi gözüküyor. Hoppala… Tuna´nın bu denli bir sele neden olacağını hiç duymadığım gibi, ihtimal de vermemiştim ki… Kent üstünde tur üstüne tur atan uçak yaklaştıkça vahamet büyüyordu. Kanal haline gelmiş sokaklarda botlar bir oraya bir buraya yönelmişti. Demek ki can kurtarmaya çalışıyorlardı. Acaba biz havaalanına inebilecek miydik. İnince ne yapacak, otele nasıl gidecek, Pakdemirli Ekibi´ne nasıl katılacaktım?
Birkaç dakika sonra kesin iniş manevrasına geçildi. Gözüm yerde. Bir anda su bitti. O günlerde, Budapeşte´de Ferihegy 2 diye ikinci bir havaalanı inşaatı yapıldığını biliyorum ya, aklıma o geldi, “Galiba yenisine iniyoruz” diye düşündüm.
Yere dokunduktan birkaç saniye sonra gözümün önünden geçen tabelayı okuyamadım ama, Budapeşte yazmadığı kesindi. İlk kez o saniye, yanlış uçakta olduğumu düşünmeye başlamıştım ki, bir başka tabelayı okudum; “Venezia”, yani Venedik…
Şaka değil, Budapeşte yerine, Venedik´e gelmiştik.
Hemen uçuş kartımı kontrol ettim, doğru; “Gate B57”, yani B57 kapısı diyor. Yanılmış olamam. Kapı tamam, saat tamam… Eee!.. Bir daha baktım karta, “Frankfurt-Budapeşte” yazıyor, yani istikamet te doğru. Her şey doğru ama, bizim Budapeşte´de değil de, yanlışlıkla Venedik havaalanında olduğumuz da doğru… Zaten uçakta İtalyanca anons yapmışlardı da, ben yanlış yormuştum…
Uçak boşalınca gözlerini bana diken hosteslere yönelip uçuş kartımı gösterdim. Onlar da doğruluğunu teyit etti. Teleks haberleşmesi yapıldı ve konu ortaya çıktı; kapı değişikliği yapılmıştı. Venedik´e ayak basmadan aynı uçakla Frankfurt´a döndüm. Otel paramı ve cep harçlığımı Lufthansa verdi, ertesi sabah ta Budapeşte´ye uçurdu. İnerken baktım, yerde suyun zerresi bile yoktu.