Bizim kuşak çok çakal gördü. Ağımızda, dağımızda, köyümüzde rastlardık. Bir yerlere çakal gibi sinmişken ayak sesleri yaklaşınca “fırt…” diye fırlayıp kaçardı. İlk bakışta köpek sanılırdı. Zaten 150 yıl kadar önce Adana´yı anlatan batılı bir gezgin sokaklarımızda farklı köpek cinsleri gördüğünü yazmış ve eklemiş: “Aralarında çok sayıda çakal kırmları da var”.
Bağlarımızda hava karardıktan hemen sonra mutlaka, ama mutlaka ulumalarını duyardık. Üstelik yakınlardan gelirdi sesleri. Büyüklerimiz, çakalın gündüz kuytulara gizlenip uyuduğunu, karanlıkla birllikte toplanarak ava çıktığını anlatırdı.
Çocukluğumda, diyelim ki 55*60 yıl öncesinde, Adana´daki evimizden bile duyardık ulumalarını. Sanırım 1955 yılındaydı. Okuldan çıkınca birkaç arkadaşa uyup Atatürk Parkı´na gitmeyi kararlaştırdık. Millimensucat İlk Okulu, Çifte Minareli Sabuncu Camii´nin hemen önünde ya, parka uzak değil.
O zaman parkta çevre duvarı vardı. Çocuk Parkı´nın karşısındaki kapıdan girip Güneye doğru yürüken önümüzdeki çalı türü bitkinin altından iki çakal ok gibi fırlayıp uzaklaştı. O anda hepimizin de yüreği koptu mu, koptu yani. Hala duymayan olabilir; “yüreğim koptu” tabiri, “ödüm koptu” ifadesini söyletenden daha güçlü korku durumunu anlatır…
Meteorolojimizde de çakal vardı. Bazen güneş varken yağmur yağar hani… O, ‘Çakal yağmuru´dur. Kısa sürer, az ıslatır; sokaktaki çocukların oyununu sadece birkaç dakikalığına keserdi. Dolayısıyla, çakal yağmuru başlayınca kimse evine gitmez, balkon veya sundurma altında kümeleşerek birkaç dakika beklerdi. Yine, meteorolojik terminolojiye sığdırılmış çakal cinayetinden bahsederdik. Diyelim ki sokakta oyundayız. Hava bulutlu. Birden güneş yüzünü gösteriyor ve dünya aydınlanıyor… İşaret veren olmazdı ama onlarca çocuk hep bir ağızdan bağırırdı:
“Güü-neş dooooğ-duuu… Ça-kal avraa-dı-nııı booooğ-duuuu…”
Az buçuk bilgime göre sultaniyegah makamında söylendiğini sandığım bu tekerleme birkaç kez tekrarlanırdı. Çocuk genetiğindeki tepkilerden biri olmalıydı ki, bütün ağızlar aynı anda açılır, yeterli tekrardan sonra aynı anda kapanırdı.
Mısırlı İbrahim 1833´te gelmiş yöremize ve olumsuzlukları peşpeşe düzeltirken tarım işçilerine de yeni haklar tanımış. Biri de, güneş iki boy olduğunda 15 dakikalık dinlenme. İşçiler buna “Çakal soluğu” demişlerdi.
Çakal bu; biter mi? Daha tarımdakiler var… En yaygını “Çakal Karpuzu” olmalı. Çünkü yaz sonu at arabalarına doldurulan afara karpuzlara “çakal karpuzu” derdik. Afara, ana ürün toplandıktan sonra yetişenlere verilen isimdir. Pamukta da olur, üzümde de, domateste, biberde de… Karpuz teveklerinde de büyükler toplanırken açan çiçekler, bir süre sonra küçük karpuz halinde olgunlaşırdı. Tanesi veya çifti beş kuruştan satılan bu birbuçuk-iki kiloluk karpuzlar da tıpkı büyükler kadar nefisti. Tek olumsuz yanı çekirdeğinin fazlalığıydı. Ancak, bunun bir de avantajı vardı. Karpuz çekirdekleri, ister insan karpuzu olsun ister bol çekirdekli çakal karpuzu, yıkanıp iriler ayrı, minikler ayrı kurutulurdu. Kış geldiğinde, irilerinden kaynamış çekirdek, miniklerden de kavrulmuş çekirdek yapılırdı.
Ağızdan çıkmış olmasından dolayı iriler külle kaynatılarak “dezenfekte” edilirdi. Küçükler ise birkaç ağız yıkandıktan sonra tuzlanarak kavrulurdu. Ben en çok kavrulmuş çekirdeği severdim ama çarşıdakini değil, evde yapılmışını yiyebilirdim.
Zamanımızda çakal çok ama, kuruklu ve dört ayaklısını saygı ile özlüyorum…