Yılbaşı heyecanı geçerken daha çok fındıkla oynanan tombala da önemini yitirirdi. Bazı taşlar kaybolduğu için de bir sonraki yıla saklanması söz konusu olmazdı.
50´li yılların ikinci yarısı… 10-12 yaşındaki çocuklar arasında dama oyunu hayli yaygın. Toprak zemine sivri uçlu herhangi bir çubukla yahut betona, tahtaya kömürle çizdiğimiz dama karesine ek olarak beyaz ve siyah taşlar bularak oyunu kurabiliyorduk.
Yılbaşından birkaç gün sonrasıydı. Önemini yitirmiş tombala setini atacakları zaman halamlardaydım. Tahtadan yapılmış, altı- üstü rakamlı yuvarlak tombala taşlarıyla bir şeyler yapabileceğimi düşünüp kafa yormaya başladım. O çağdaki dünyam için bu yuvarlak parçacıklar servetimin bir parçası idi. Eve getirip sadece bana ait eşyanın bulunduğu bir yere koydum.
Avlumuzun bir yanında çıkmaz sokak vardı ve bir kundura ustası tezgahını buraya kurar, her gün sıfırdan başladığı bir çift ayakkabıyı akşama doğru bitirip mağazaya teslim ederdi. Deriyi kesmesi, kalıbı besleyip giydirmesi, hindi sakalından yapılma iğneye balmumundan geçirilmiş ingiliz ipliği ile dikişler atması bana çok ilginç gelirdi. O çalışırken hayranlıkla izlerdim.
Yanına gittiğimde deriyi gerdirmek için kullandığı bir yığın çiviyi sökmeye başlamıştı. Bunların tamamı ortadan bükülmüş iğne çivilerdi. Bir kez kullanıldıktan sonra atılıyordu. Usta çivi sökmeyi sürdürürken beynimdeki 40 mumluk ampül aniden yandı; çivileri düzeltip tombala tahtalarına çaktığım takdirde gayet güzel dama taşları olabilirdi. Geriye, taşların boyanması kalmıştı ki, onu da Allah´ın inayeti ile çözebilirdim.
Hemen harekete geçtim. Ustanın attığı çivilerden bir avuç toplayıp eve koştum. Rahmetli babamın iyi bir marangozluk takımı vardı. Uygun çekiçle başladım çivi doğrultmaya. Zaten daha ilkini tombala tahtasına çakarak planın işlerliğini görmüştüm. Bir saat içinde, yedekleriyle birlikte 40 dama taşım olmuştu.
Komşumuzun oğlu Ali en yakın oyun arkadaşımdı. Hemen onu bulup icadımı gösterdim. O da heyecanlandı. Şansımız açıkmış, onlarda da biri beyaz, diğeri siyah, yarısı kullanılmış iki yağlı boya kutusu varmış. “Annem evden gidince boyarız” dedi.
Annesi hemen her gün öğleden sonra evden çıkıp konu-komşu, akraba ziyaretlerine giderdi. Sabırsızlıkla bekledik ve kapıdan çıkar çıkmaz boya kutularına saldırdık. Çivileri ucundan tutup boyaya batırarak oldukça gösterişli 40 dama taşımıza kavuştuk. Ertesi gün boya da kurumuş, bir Sana Yağı sandığı kapağına çizdiğimiz karelerle de set tamamlanmıştı. Oyuna doymuyorduk.
İki üç gün geçmişti… Ali´nin babası Salih Emmi bizi dama oynarken gördü. Bir süre izledikten sonra taşları nereden aldığımızı sordu, öğünme fırsatını yakalamıştı; ballandıra ballandıra anlatmaya başladık. Salih Emmi pür dikkat dinlerken gözlerimin içine bakıyordu. Uzunca bir suskunluktan sonra “Lan bu fenleri hep sen icadedyon, aklın hep şeytani işlere çalışyor. Icık ta ders çalışyım demek yok deel mi!.. Başıma humarcı mı çıkacaksınız? Dur seni babana söyleyim de gör!” şeklinde saydırmaya başladı ama bir yandan da taşlarımızı alıp alıp ayaklarının altında eziyordu.
Çok beğendiğim icadım o gün tarihteki ayrıcalıklı yerini almıştı. Aklıma şu soru geldi; şimdilerde de az çok tombala oynayan var. Acaba her hangi bir yerde tombala taşlarıyla dama seti yapan var mıdır?