Günlerdir İstanbul´dayım…
Torun hasretine dayanamayıp geldim. Biri Avrupa´da, Dördüncü Levent´te; diğeri Asya´da, Bağdat Caddesi´nde.
Dikkat ettim; evden, işyerinden, kafeden, lokantadan, berberden dışarı çıkmaya niyetlenen her kes, ama her kes, akıllı telefonundan yol durumunu incelemekte. Yolun ıramasına, kısalmasına değil, trafiğin durumuna bakıyorlar. Yoğun saatler zaten rezalet, hafif zamanlarda bile güzergahın en azından bir yeri kırmızı, yani çok sıkışık. İnanır mısınız, bunu sadece araç kullananlar değil, yayalar bile yapıyor.
Oğlum, gelinim, kızım, damadım sanki Merihli… O sıkışan, saatte 3 kilometre hıza mahkum eden trafikte gayet sakin bekleyebiliyorlar. Sağa sola bakıyorum bir patlayan olacak mı diye. Yoook, her kes sakin. Trafik yoğunluğu kader olmuş ve her İstanbullu tarafından kabullenilmiş. Bana sorarsanız daralıyorum ve torunla karşılaşıncaya kadar kendime kızıyorum “Ne halt etmeye geldin şu İstanbul´a!..”
Sadece 3 – 4 yıl kadar önce Kadıköy trafiği bu kadar gavurlaşmamıştı… Kızıma her gittiğimde o baş belası İstanbul trafiğinden kurtulduğum için huzur bulurdum. Nazar etmişim; bilimsel-ilimsel ve şehirsel kavramıyla asla örtüşmeyen “kentsel dönüşüm” icadı buralara da geldi ve o canım Bağdat Caddesi´nin iki yanına yükseeek yüksek apartmanlar dikildi. Her apartman iki mahalle halkı kadar kalabalık olunca, yol dahil altyapı taşımaz oldu. İşin daha kötü tarafı, Bağdat Caddesindeki az katlı yapılar halen yıkılmakta ve yerlerine gökyüzünü cırmalayan (Adanacadır, tırmalamak anlamına gelir) sipsivri kulelerin dikimine devam ediliyor (Fotoğrafı sunuyorum).
Avrupa tarafı zaten yanmış-bitmiş. Millet yüksek bina yarışına kendini öyle kaptırmış ki, en kazançlı iş otoparkçılık olmuş. Baktım, birçok otel turistten değil de altındaki beş-altı katlı otoparktan para kazanıyor şimdilerde.
REZALET UÇARAK
GELDİ VE BULAŞTI
Ağzını açıp da “Kentsel Dönüşüm” diyenler de pek ala biliyor ki yapılanların gerçek kentsel dönüşümle zerre kadar ilgisi yok. Yık yep-yeni iki katlıyı, beş katlıyı; dik yerine elli-altmış daireli belalıyı… Sonrasını düşünen yok!.. Yarın yollar kaldırmayacak… Yarın elektrik yetmeyecek… Yarın kanalizasyon çekmeyecek… Su, gaz hatta hava bile az gelecek. Daha şimdiden yayaların bile yürümekte zorlandığı Reşatbey´in beyliği derebeyliğinden beter oldu. Cesaretin varsa arabayla gir bakalım çıkabilecek misin eskisi gibi. Üstelik halen de sapasağlam binalar yıkılıyor, yerine kat be kat fazla daireli heyulalar dikiliyor.
Bu mantıksız, hesapsız, izansız, vicdansız, insafsız kent katliamına yol verenlerin bir kaç yıl sonrasını düşünmemiş olmalarına ihtimal vermek zor. “O zaman neden yapılıyor?” sorusu düşüyor akıllara… Muhtemel cevaplar da gerçekten ürkütücü. En azından benim için öyle.
Dedik ya, İstanbul´daki felaket gibi rezalet uçarak gelip Adana´ya bulaştı, Adana´nın feriştahı şaştı…