Sene 1956 ya da 1957… Yaşım ya 10, ya da 11. Su dolu kavanozla sokak sokak dolaşarak“yayla sakızı” satan şalvarlı emmi her akşam üstü bizim sokaktan da geçer, tam da avlumuzun önünde “Yayla sakızııı!..” diye bağırırdı.
Benim için Yayla, her tarafında sakız üretilen çok serin ve yemyeşil bir yerdi. Kızıldağ Yaylası´nda görülen ok yılanını defalarca duymuştum; namussuz hayvan, kafayı kaldırıp bir sıçradı mı, Yahya Kemal´in İhtiyar Subaşı´sının attığı taşı delen ok gibi gider ve çarptığı ağaca saplanırdı.
Bizimkiler eskiden Niğde Yaylası´na gidermiş; Nur içinde yatsın Büyük Amcam ince hastalığa yakalandığı için çamı bol, havası temiz,gıdası güçlü yerlerde yazı geçirmek zorundaymış. 7 yıl askerlik yapmış olmasına karşın Niğde´de belki 40 yıl önce gördüğü “Nalçabaş” yılanlardan bahsederken gözleri irileşir, benzi atardı.
Bürücek Yaylası´nı duymuştum. Rahmetli Babam yayla yeri almak üzere gitmiş, fakat kuru çam yapraklarına basınca yamaç aşağı istem dışı akrobatik hareketler yaparak inince vaz geçmişti.
Namrun´a gelince, uzak, muzak ama, “havası en güzel yayla” olduğu söylenirdi. Öyle ki; hastalanan Nemrut´a en temiz havalı yeri bulmak için sayısız asker, değişik yerlerde taze koyun ciğerini akşam bir dala asıp sabah ne kadar büzüştüğüne bakmışlar. Namrun´daki hiç büzüşmeyince “Tamam” demişler. Allah´ın hikmeti, Nemrut burada iyileşmiş ve adını vermiş buraya.
Yayla merakımın tavanı deldiği zamanlardan birinin sabahında babam cebime 2 bin Lira para koyup “Bunu, Cinno Süleyman´a götür. Namrun´da seni karşılayacak. Vesait (taşıt araçları) Tarsus´tan kalkıyor. Bu gece yatar, yarın dönersin” dedi. Rahmetli Cinno Süleyman merhum biraderin kirvesi, yani ailedendi. P kadar ki, hiçbir genç, bacısı sayıldığı için kirve kızı ile evlenemezdi.
Büyük bir sevinç ve merak nakışlı sabırsızlıkla bir an evvel Namrun´a varablmek için Tarsus otobüsüne atladım. İlk kez yayla görecektim. Bitmeyecek gibi gelen Tarsus yolu nihayet sona erdi. Yayla vesaitinin kalktığı yeri öğrendim. Sanırım 2 saat gibi bir süre sonra hareket edecekti. Canım sıkıldı ama yapacak bir şey yok. Gerçekten iki saat sonra vasıta geldi. Tepeleme çuvallar, sandık, kutu yüklü bir kamyon. Kamyonsa kamyon, on beş kadar yolcu daha var. Doluştuk. Bazıları oturacak yer buldu. Bana da ayaklarımı zor sığdırdığım daracık bir boşlukta ayakta seyahat düştü. Tarsus´tan çıkıp tozlu, taşlı, kesekli, çukurlu, tümsekli yola düştük. Kamyon bazen ağlayarak, bazen haykırıp isyan ederek yol alıyordu. Bir köy kavşağında mazot almak için durdu. Pompa, elle döndürülen bir kolçakla çalışıyordu. Elektrik yoktu.
Gün batarken Namrun´a ulaştık. Kılıç gibi ütülü lacivert pantolonu ve ipek gömleği ile Süleyman Amca karşıladı beni. Bugünkü Çarşı denilen mevkideydi evi. Elimi yüzümü yıkadım. Mükellef bir yer sofrasında üst üste gelen “Allah´ın aşkına” tamlamalı ısrarlarla tıka basa doydum.
Asıl sürprizle akşam karşılaştım. Yatak sofada değil, içeride idi ve kalın bir de yorgan vardı. Önce yadırgadım fakat bütün bunların son derece yerinde olduğunu çabucak anladım. Serin değil, soğuktu çünkü.
Ertesi gün şanslıydım. Tandık bir taksici Tarsus´a gidecekti. Böylece ikindiye dek yaylayı sindire sindire dolaştım. Tatlı, bici ve gerçek karsambaçtan nasiplendim.
Sonraki yıllarda Kızıldağ´ı bilen yaşlılara ok yılanını sordum. Hepsi duymuş ama, hiçbiri görmemiş. Demek ki teknoloji, yılan da olsa ok dönemini kapatmış.