Elli yıl kadar öncesinden bahsediyorum; çok daha sık görülürdü it dirseği. Arpacık da denilirdi. Göz kapağının kirpik hattı üstünde çok rahatsız edici bir enfeksiyon baloncuğunun adıydı. Sıksan sıkılmaz, tutsan tutulmaz bir illet yani.
Papatya uygulaması, ılık süt kompresi, patates kabuğunun dövülmesiyle yapılan macun gibi geleneksel devalarla tedavi edilirdi. Daha etkin tedavi sarımsak sürerek sağlanır, o da olmazsa, hastanın kendi sidiğinden bir miktar uygulamak yarar getirebilirdi. Diğer bazı hastalıklar gibi, bu da “doktorluk dert” sayılmazdı her nedense. Çeşitli kocakarı ilaçlarından da şifa bulunmadığı takdirde son çare olarak böbreğe başvurulurdu. Böbrek tedavisinden de şifa görmemek demek, o gözden ümit kesmek demekti.
Böbrek tedavisini uygulamak, böbrek sote yapmaktan çok, ama çok daha kolaydı. Ne iç yağından arındırmak, ne zarını soymak, ne sirkeli suya batırmak ve ne de ateşe tutmak gibi işlemlerin hiç biri gerekmezdi. Hatta böbreğe bile ihtiyaç yoktu. Sadece ve sadece belirsiz bir süre için “haram etmek” yeterliydi. Asıl incelik buradaydı. Haram etmeden önce en kısa zamanda ölmeye aday bir yaşlının saptanması gerekiyordu. Yakın çevre, uzak çevre iyice elenir ve “bir ayağı çukurda” olan yaşlılar arasından en uygunu seçilirdi. Diyelim ki seçilen kişi Şemsiye Nene oldu; it dirsekli garibim kıbleye dönerek bütün içtenliği ile “Haram olsun; Şemsiye Nene ölünceye kadar böbrek yemeyeceğim” diyerek böbrek orucunu başlatırdı.
Hatırladığım kadarıyla böbreği kendine haram edenler moral bulur, acıya karşı duyarsızlaşırdı. Zaten bir-iki gün sonra da enfeksiyon yok olup giderdi. Yani, “haram” işe yaramış olurdu. Olurdu da bu defa böbreksizlik sorunu baş gösterirdi. İşin tuhafı, o güne kadar böbreğin yenileceğini bilmeyenlerin bile, yasaklamadan hemen sonra canı bir böbrek çekerdi, bir böbrek çekerdi ki, olursa ancak o kadar olabilirdi.
Komşularımızdan birinin sanırım 9 veya 10 yaşındaki kızı da yine mahallemizden bir yaşlı emmiyi Azrail Aleyh-is-selam´a yazdırıp beklemeye başladığı günden itibaren adeta aş erercesine böbrek sayıklamaya başlamıştı. Diyebilirim ki her gün o yaşlı emminin evine doğru kısa bir yürüyüş yaparak hala sağ olup olmadığını kontrol ediyordu. Tesadüfen böbrek lafı geçtiği an gözleri önce parlar, ardından matlaşırdı. Bir gün Annem sordu: “Sizin kız çok mu severdi böbreği?” Cevap: “Bizde hiç böbrek pişmedi ki sevip sevmediğini bilelim. Ama ne zaman ki haram etti, ağzından böbrek lafı düşmüyor anam”.
Yaşlı emmi daha birkaç yıl direndi. Sanki komşu kızının eylemine inat olsun diye yaşıyordu. Hani “kadidi çıkmış” derler ya, işte tam öyleydi… Bir deri bir kemik kalmıştı. Yaz başından itibaren evin önüne serilen savan-minder üstüne oturur, gelip geçeni seyrederek, parlak iri boncuklu kehribar tespihini saniye bile durmaksızın çekerek gününü beklerdi. Ufacık bir şeydi artık. Yirmi metreden falan bakıldığında sanki insan değil de irice bir yün yumağı sanılabilirdi. Yanılmıyorsam beklentilerden çok daha uzun yaşadı.
O kızcağız da, alımlı bir genç kız olmuştu. Her ikimiz böbrek meselesini açmayacak yaşa gelmiştik. Dönemin görgü kurallarına göre ne it dirseğini, ne de haram etmekle yapılan orucu unutmuş gibi davranmak zorundaydık. Aradan bu kadar sene geçti… Hala pişmanlık duyarım soramadığım için; acaba o emmi vefat ettikten sonra aynı gün böbrek aldırıp yedi mi? Yediyse, sevdi miii yoksa iğrendi mi?..
NOT: 7 Mart günü lansmanı yapılacak “İlk Çağlardan Günümüze Çukurova Tıp Tarihi” için hazırladığım yazının bir bölümüdür.