Çocukluğumuzun Adanasında çevrenin nasıl kirletileceğini bilmeyecek kadar cahildik. Koca kentin çöpünü, üzerine derme çatma gibi duran irice sandık oturtulmuş iki tekerlekli at arabası ile taşırdı belediye… Ona da “çöp” değil, “zibil” derdik. “Zibil”, aynı zamanda gübre anlamına gelir. Her evde olduğu gibi bizde de zibil tenekesi vardı. Burada birikenlerin tamamına yakını, kendi haline bırakıldığında bir süre sonra gübreye yakın değerde bir toprak katkı maddesine dönüşecek ürünlerdi. Yani, çöp değil, zibil; bir bakıma gübre sayılabilirdi. En çok ta meyve-sebze atıkları olurdu.
Plastik yoktu. Cam ambalajda olsa olsa pahalı reçel ve gazoz satılırdı. Gazozun şişe depozitosu hayli yüksek olduğundan hemen iade edilir ve başlına kaza gelmezse yüzlerce kez tekrar tekrar kullanılabilirdi. Kavanozlar da evin değerli eşyaları arasında mutlaka yer bulurdu. Arada bir bardak kırılmazsa, zibil tenekemiz camla tanışamazdı bile.
HARBİN ETKİLERİ
Büyüklerimizin çoğu harp görmüş, savaşın kıtlığını, yokluğunu yaşamıştı. Tutumluluk adeta genetik nitelik olmuştu. Ülkemiz “Yerli malı ye, yerli malı kullan!” sloganına sıkı sıkı sarılmıştı. Erkekler kolay kolay ceket veya palto değiştirmezdi. Çok kirlenince veya artık yüzüne bakılamayacak kadar eskiyince, her sokakta bulunan terzilerden birine götürülerek “ters-yüz” ettirilirdi. O zaman da, yaka cebi solda iken sağa geçerdi ve bunu hiç kimse yadırgamazdı.
Naylon çorap icat edilmediğinden hemen her erkeğin çorabı topuktan veya burundan tez zamanda ten vitrini haline gelirdi. Bu nedenle de, Adana´daki erkeklerin en az yüzde 70´i yamalı çorapla gezerdi. 70 derken abartmış falan değiliz; camiye her gittiğimizde bu gerçekle burun buruna (belki ayak-buruna) gelirdik. Yani, hesap sağlam!..
Giysi eskileri artık hiç giyilemeyecek hale gelmişse, örneğin eprimişse (yama tutmayacak kadar eskimiş, direncini yitirmiş) ya bulaşık veya silgi bezi olarak kullanılır, yahut ta seccadelik bohçasına sarılırdı.
ÖNCE BULAŞIK BEZİ
SONRA DA SECCADE
Gençler için sadece kurulama bezi anlamındadır; halbuki o yıllarda sahan-tencere yıkamak için kullanılırdı. Bunun için, eski elbise parçasının nisbeten dayanıklı bir yeri seçilir ve buruşturulup sıkıldığında avuç içini dolduracak genişlikte bir kısmı yırtılarak ayrılırdı. Islatılıp ocak külüne batırılınca, artık tam anlamıyla bir bulaşık bezi haline gelmiş olurdu. Kap-kacak yıkamanın tek ve en kestirme, en başarılı yolu idi külle ovmak. Kalaylı bakı tencereler, tavalar, kaşıklar, bıçaklar pırıl pırıl olurdu kül sayesinde. Deterjanın adı da yoktuuu, sanı da…
Giysi eskisinin arta kalanları belli bir miktar zenginliğine ulaştığında, bohça açılır ve parçalar ana rengine göre gruplanırdı. Açık-koyu önemli değil, maviler bir yana, pembişler, kırmızılılar bir yana, yeşiller, beyazlar, morlu-sıklamenler öte yana yığılırdı. Arkasından, konu-komşudan bulunmuş makaslarla ekip çalışması yapılır, bütün parçalar bir-iki santim eninde şeritler halinde kesilip birbirine teğel dikişle eklendikten sonra 20-25 santim çapında top şeklinde sarılırdı.
Şerit topları, teslim edildiği dokumacı tarafından el tezgahı ürünü seccade haline gelirdi. Dokumacı, her renk grubundan dört veya 5 santimlik renk şeritleriyle gayet zevkli seccadeler yapardı ki, bir çok evde kilim niyetine bunlar kullanılırdı. Netice itibariyle, giyim-kuşamın eskisi olmazdı. Öyle ki, beyaz gömlek eskileri bile, gerektiğinde sargı bezi olarak kullanılmak üzere kaynatılıp öyle saklanırdı. Yara bantını da bilmezdik, hidrofilize edilmiş sargı bezini de…
Çevrenin nasıl kirletileceğini bilmeyecek kadar cahildik o yıllarda.