YAVUZ ALİ SAKARYA


BİZDEN BİRİ (6):  ALİ UYSAL


Ben, 70 yıllık ömrümde şiir hafızası çok iyi üç kişi tanıyorum. Biri Şadan Gökovalı, biri Sami Gökmen biri de Ali Uysal. Onların şiir hafızalarına hayran olmamak elde değil.

Bugün, "Bizden Biri" başlığı altında Ali Uysal öğretmenimin bir yazısından hareket ederek yazmak istiyorum.

Aksu Köy Enstitüsü kökenli emekli öğretmen Ali Uysal’ın güzel yazısından kısa bir bölüm alıntılıyorum öncelikle:

“Canım okurlarım, Köy enstitüsü çıkışlı olanlar oldukça az kaldık. Bizden sonra bu kurumları kitaplardan okuyacaksınız. Kendimi düşünüyorum: Hazırlıkla birlikte yedi yıl Aksu Köy Enstitüsü'nde okudum. Bu yedi yıl enstitünün tüm etkinliğiyle iç içe yaşadık. O nedenle benim vereceğim bilgilerle kitaplardan okunan bilgiler oldukça farklı olacak. Bu sayfalardaki çabamın nedenini anladığınızı sanıyorum.

Bu günkü konum elimizin gücü ve Köy Enstitüsü'nde bu güçten nasıl yararlanıldığı: İnsan elinin hiçbir canlıda bulunmayan bir özelliği var: Başparmak diğer dört parmakla karşı karşıya gelerek müthiş bir güç oluşturuyor. İnsandan başka hiçbir canlıda bu özellik yok. İnsanın bu ayrıcalığıdır ki, onu diğer canlılardan üstün kılıyor. Bu üstünlük sayesindedir ki insan, olağanüstü güçlere sahip olan filleri, aslanları, kaplanları daracık kafeslere kapatabiliyor.

Köy Enstitüsü’nün kurmayları insanın bu özelliğinden azami derecede yararlanmayı bilmişler: Beş yüz, bin mevcudu bulunan okullar binalarını kendileri yapmış, duvarlarını kendileri örmüş, bahçelerini kendileri kazmış, kısacası okulun tüm işini öğrenciler yapabilmiş. Bu uygulamanın ekonomiye katkısını kuşkusuz ki her okur doğru algılar.

Bu denli yapıcı olan ellerimiz aynı zamanda yıkıcı da olabilir; çünkü emiri beyinden alır. O halde beyin bilimsel bir yöntemle doğru eğitilmeli ki, ellere yanlış emir vermesin. Enstitüler, bu önemli gerçeği hiç ihmal etmemiştir.

Aslında bu önemli toplumsal gerçek yaşamın diğer alanlarında da aynen geçerlidir. Ne var ki bu bilinçte olmayan insan oldukça çok toplumlarda”.

Bu konuda Ali Uysal öğretmenin verdiği örneklerden biri, bizi, enstitüleri yakından ilgilendiriyor: Ali öğretmenim, Ülkemizdeki önemli cam fabrikalarından biri ile ilişkin olarak şunları söylüyor: “Fabrika, Almanya’dan bardak yapan bir makine satın almış. Almanya “Kurabilir misiniz, yoksa eleman gönderelim mi?” diye sormuş. “Kurabiliriz, mühendislerimiz var.” yanıtını vermişiz. Makine gelmiş. Kurmuş bizimkiler. Bardak yapılıyor, ama çıkan bardak anında kırılıyor. Durumu Almanya’ya bildirmişiz. Derhal bir mühendis gelmiş. Kravatlı, grantuvalet (tam takım giyimli) bir mühendis. Gelir gelmez soyunup bir işçi tulumu giyip girmiş makinanın içine. Meğer bir vida ters takılmış. Durumu düzeltmiş. Bardaklar sapasağlam dökülmeye başlamış.

“Bu eylem bizde nasıl olmuş?” biçiminde sorunuzu duyar gibiyim. Aynı işi bizimkiler, iki dirhem bir çekirdek, işçilere komut vererek yaptırmışlar." Paylaşım için Ali Uysal öğretmenime teşekkür ediyorum. Şimdi Aksu’dan bir iki örnek vererek öğretmenimi desteklemek, enstitü düşüncesinin ne olduğunu ben de örneklemek istiyorum. Örneklerden biri Aksu’nun Yörük müdürü Halil Öztürk’ün diş doktoru kızı Aygülsün Yenigün Hanımın deneyimlediği bir olaydır.

Olay şöyle gelişir: “1978 yılında evli ve diş hekimi olarak ailemle Antalya’ya döndüm. Muayenehane aletlerinin montajı için bir teknisyen bulmam gerekiyordu. Bu konuda eski Sosyal Sigortalar Kurumu hastanesinde çalışmaya başlayan eşim de araştırıyordu. Ona hastane alet ve edevatını monte ve demonte eden, bakım ve tamirlerini yapan Rasim Usta’nın bu işi yapabileceği söylenmiş. Rasim Usta, bir Cumartesi günü bir arkadaşı ile muayenehaneye geldi. İkisi sanki 10 rakamı çiziyorlardı: Birisi çok zayıf, aksine diğeri çok kiloluydu. Montaja başlamak için Rasim Usta, aletlerin kataloglarını istedi. Bir an (Almanca'dan Türkçe'ye) tercüme etmem gerektiğini düşündüm. Rasim Usta yere oturdu, hiç de tercüme ihtiyacı hissetmeden gerekli aletleri arkadaşından isteyerek başladı montaja. Birkaç gün sonra benim nereli olduğumu sordu. Antalyalı ve Halil Öztürk’ün kızı olduğumu öğrenince, dağ gibi adamın nasıl ayağa fırlayıp “Sen benim müdürümün kızısın. Bunu bana niye daha önce söylemedin?” diye feryat edişini hiç unutamam.

Babam sağlıklı, sportif yapılı, oldukça yakışıklı, güzel giyinen, lezzetli yemekler yemeyi seven ve az da olsa keyfi için viski veya rakı içen, neşeli bir insandı. Takım elbiselerinin kumaşını İngiltere’den getirtir, özel terziye diktirirdi. O zamanlar moda olan golf pantolon ve çizme, babama çok yakışırdı. “Köy enstitülerinin prensiplerinden birisi daima gömlek, kravat ve takım elbise ile dışarı çıkmaktır. Her zaman temiz, bakımlı görünen; insanlara saygı gösteren ve doğru bir Türkçe ile konuşanlar hep köy enstitülülerdir.” diye düşünürdü.

Babamı 1980 yılının 14 Eylül’ünde kaybettim. O zamana kadar hep dinç ve enerjikti. Ölümüne kadar yaşadığı en büyük üzüntülerden biri de köy enstitülerinin kapatılmasıydı. Babam Köy Enstitüleri'nin kuruluş doktrini olan “Üretim içinde eğitim, eğitim içinde üretim ve köy önderleri yetiştirerek köylüyü kalkındırmak” ilkesini iliklerinde, kemiklerinde hisseden, bunu ödün vermeden sonuna kadar uygulayan bir eğitimciydi. Bu yüzden köy enstitülerinin ilkesinden saptırılması ve kapatılması babamı çok yaralamıştı. Köy enstitüleri karanlıktan kurtuluşun simgesiydi. Köye ışık götüren, bozkırı yeşerten kurumlardı. Ne yazık ki kapatıldı.

Bir başka örnek, yine Aksu Köy Enstitüsü mezunu Mustafa Akın’dan bir askerlik anısı: O da kendi anlatımı ile şöyle: “Yıl 1955. Ankara Polatlı ilçesinde Topçu okulu vardır. Yedek subay öğrenciliğim orada geçmiştir. Okuldan altı ay sonra mezun oldum. Ve Erzurum-Dumlu bucağı Tafta Köyü, Maşattepe’sinde görev yapmak üzere gönderildim.

Tabur, 15 günlük bir süreyle tatbikat yapmak üzere kışla dışına gidecekti. Tabur kumandanının emriyle ben tabur merkezinde kaldım ve sorumluluğu yüklenmiş oldum. Bulunduğum askeri bölgede iki subay lojmanı var. Ahşap, rastgele yapılmış konutlar. İki subay dışında öteki subaylar Erzurum il merkezinde kiralık dairelerde oturur, zamanında eğitime yetişemezlerdi. Yollar bozuk, kar ve soğuk alabildiğine.. Mesken konusuna kısmen de olsa çare bulmayı düşündüm. Fırat’ın kolu olan ve Karasu diye adlandırılan bir çay vardır. Taburun yanından geçer. 15 gün benim için az bir zaman değil. Bu süre içinde çay kenarında konut yapmak düşüncesiyle 110 bin kerpiç kestirdim. Tabur uygulamadan döndü. Olayı Tabur Komutanı Mehmet Bayülken’e anlattım. Kumandan dağ gibi kerpiçleri görünce ve ben konuyu açıklayınca öyle duygulandı ki, boynuma sarıldı, yüzümden, gözümden öptü. Öğretmen olduğumu biliyordu. “Hocam sizin gibi vatanını seven kişilere az rastlanır. Bir de Köy Enstitüsü mezunu olmasaydın, seni bu orduda general yapardım.” Dedi. Ben de aynen şu cevabı verdim. “Binbaşım, eğer ben Köy Enstitüsü mezunu olmasaydım, ne bu kerpiçler kesilir, ne de buraya subay evleri yapılırdı. Bana bu iş eğitimini veren o okuldur. Her Köy Enstitüsü mezunu öğretmen en az benim kadar her yönlü, iş yapmada ve kültürel konularda bilgi sahibidir.”

Kumandanın izni ile tabura blok şeklinde 8 tane betonarme subay lojmanı yaptırdım. Bir takdirname ve bir saat verdiler. Ayrıca, blokların duvarına mermer üzerine “Bu konutlar, Teğmen Mustafa Akın tarafından yaptırılmıştır” cümlesini yazdılar. Böyle örnekler o kadar çok ki, say say bitmez.  Boşuna demiyoruz, enstitüler üretken, yaratıcı, çözümcül kurumlardı. Kapatılarak toplumu geleceğine ipotek konuldu.  11 Ocak 2021, Antalya



YAZARLAR

  • Salı 18 ° / 5 ° Bulutlu
  • Çarşamba 18 ° / 8 ° Fırtına
  • Perşembe 16 ° / 8 ° Sağanak
  • BIST 100

    1.536%-0,27
  • DOLAR

    7,3481% -0,76
  • EURO

    8,9493% -0,56
  • GRAM ALTIN

    438,38% -0,77
  • Ç. ALTIN

    723,327% -0,77