Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Erendiz ATASÜ...

Hatice Sönmez Kaya: KADIN SESİNİ YAZIYLA YÜKSELTMELİ

İlknur Güneylioğlu İLKAY TUNA İLE SÖYLEŞİ

YAZI: Hülya SOYŞEKERCİ

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

Saba ÖYMEN

Bir yaz akşamında ev düşüncesi

Evde olmak düşüncesini, kimi zaman coşkulu, kimi zamansa dingin bir mutlulukla bağdaştırırım. Bazen bir bebek doğmuşçasına şenlikli ve kalabalık. Bazen derinden etkilendiğim bir kitabı okuyormuş gibi suskun, saklı ve tek başına.

Evi, ev duygusunu seviyorum. Eve girip kapıyı bütün dünyaya kapatabilme özgürlüğünün, kendimizle kalabilme özgürlüğümüzün olmadığı bir yaşam, neredeyse yaşanmaz olurdu. Dışarıyla yeniden yüzleşme gücünü bulmak, bedenimizi ve ruhumuzu bu güçle yenilemek için sığındığımız yer ev. Yaşamın bize biçtiği ya da kendimizin gönüllü olarak üstümüze alıverdiğimiz bütün o rollerden bütünüyle kurtulabildiğimiz tek yer.

Sydney’de bir yaz akşamı... Ilık havayı yüzümde duyumsayarak yürüyorum. Karanlık yavaşça çökerken kentin üstüne, ışıkları tek tük yanmaya başlayan evler güzel şeyleri çağrıştırıyor yine. Mutluluğu, dinginliği. Alçak sesle tatlı tatlı konuşmayı, dışarıya gözlerini kapatıp kendi içine bakmayı...

İki yanında ağaçlarla kıvrılarak uzayan yol akşam renklerine bürünmüş. Güneş kendi yoluna gitmiş, yaprakların ardında sulu boya izler bırakarak.

Adımlarım beni sokağın daha önce geçmediğim uzaklarına, derinlerine götürüyor. Mor dalgaların oynaştığı gökyüzünün altında gitgide solgunlaşan ağaçlar, evler… Ve bazen birkaç kişi… Tanımak isterdim onları… Her bir insan birbirinden öylesine farklı fakat yine de öylesine birbiriyle aynı ki, gözlerinin içine baktığınızda, anlattığını yürekten dinlediğinizde fark ediyorsunuz, onun siz, sizin o olabileceğinizi... Bunun çok kolay olduğunu… Umudun, özlemin, sevincin, mutluluğun, tutkunun, düş kırıklığının hepimizi nasıl da birbirimize bağladığını.

Çoğu zaman kapıyı itip girmek gerekir evin dünyasıyla tanışabilmek için ama bazen camın öte yanında gözünüze çarpan bir kitaplık, pencere pervazına konmuş bir iki çiçek, bir biblo, bir çocuğun oyuncağı, perdenin biçimi, bahçedeki güllerin rengi, saksıların dizilişi, kapının önündeki bisiklet ya da yerdeki paspas ele verir, söyler kim olduğunu.

Kimi evlerin sokak kapıları açık. Akşam esintisi ince, ılık süzülüyordur içeri. Sinekleri dışarda tutan sürgülü tel kapının ardındaki solgun ışıklı koridorda hiçbir şeyi ele vermeyen bir sessizlik.

Bir başka evde koşuşan, bağırarak oynayan iki çocuk.

Kırmızı tuğla bir evin bahçe kapısının hemen yanında uyuklayan bir labrador, başını olabilecek en az hareketle kaldırıyor, tembelce havlıyor ben geçerken. Öyle ya, burası onun evi, kimin nereye ait olduğunu bildirmesi gerek sokağında yürüyen yabancıya. Ama belli ki, yerimden kalkmaya da değmez, diyor.

Masa lambasının yumuşak, sarı ışığında bir pencere. Önündeki unutma beni bitkisi tül perdenin üzerine minik, sarımsı mor çiçekler saçıyor.

Verandadaki hasır koltuğunda orta yaşlı bir adam, gün ışığı izin verene dek okuduğu kitabını dizlerinin üstüne kapatmış, gözlerini ağaçlarda dinlendiriyor. Kır saçlı bir kadın kapıyı açıyor, alçak sesle bir şeyler söylüyor adama. Dinginliği çağrıştırıyorlar birlikte. Mutluluğu... Mutluluk! Yaşamımız boyunca yaptığımız ettiğimiz her şeyin ardındaki amaç. Karşımıza çıkan yol ayrımlarında büyük kararları alırken olsun, günlük yaşamın ayrıntılarına dalarken olsun farkında bile olmadan uğrunda çabaladığımız. Doğan her çocuğa, yeni evlenen çiftlere dilediğimiz. Güneş batarken bir dilek tut dediklerinde içimizden geçirdiğimiz. Akşam ve ev… Mutluluğu, esenliği aralarına alarak, kucaklayarak, birlikte yeni bir anlam oluşturuyorlar.   

Önünden geçtiğim, yarı açık perdeleri sarı, sıcak, çağıran bir ışıkla aydınlanmış evlerin duvarlarının ardında neler oluyor, aslında bilmiyorum. Işığın içinde dolaşan, hareket eden gölgelerde mutlu insanların imgesi var fakat perdelerin örttüğü yaşamlar bunlar. Neşe kadar keder, mutluluk kadar korku, sükûnet kadar öfke de var duvarların ardında, eminim. Ev, umutsuzlukların, acıların, hüzünlerin, kırıklıkların da yaşandığı yer. Olsun... Şefkatle saran, toparlayan, iyileştiren, yeni bir güçle ayağa kaldıran da o. Sağaltan, bağışlayan, bağışlatan ev.

Yalnız kalabilen, tek başına olmayı seven insanlar gördüm, tanıdım ve kendimi onlara yakın hissettim hep. Öğle tatillerini arabasında meditasyon yaparak geçiren, bunu hiç aksatmayan bir iş arkadaşım vardı. Yarım saat kendiyle baş başa kalamayacak olursa günün geri kalanına katlanamayacakmış gibi hissederdi. Bir başka arkadaşım her öğlen arabasına atlar, yakınlardaki bir parkta, ağaçlar arasında kısa bir yürüyüş yapardı.

Elbette insanlar birbirinden farklı. Kalabalık bir ortamda, bir eğlencede bir gruptan ötekine koşanlar, birkaç sözcük bırakıp birkaç sözcük toplayarak mutlu olanlar var. Küçük bir şakayla başkalarını da rahatlatmayı başaranlar… Oturduğu yerden kıpırdamayıp yanındakiyle derin, anlamlı bir sohbete dalanlar… Gece bitse de eve gitsem diye düşünenler…

Hangi gruptan olursak olalım, her şeyden arınmış dinginliği, esenliği yalnızca evde yaşayabiliriz gibi geliyor bana.

 


Haber Kaynak : ÖZEL HABER