Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?


ÇAVUŞLARLA YÖNETMEK

Kasım 2007 yılında bir gazete çıkartıldı. Adına TARAF Gazetesi denildi. Akılları sıra bir taraflılıkları vardı.


O da cumhuriyet, Kemalizm ve TSK’ne karşı olmaktı. Genel yayın sorumlusu ise Çetin Altan’ın oğlu Ahmet Altan’dı.

         Bilirsiniz, Çetin Altan’ın (ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ) diye bir köşesi vardı. Hayatı boyunca Türklüğü aşağılamış, Osmanlı düşmanlığını körüklemiş, TSK’ne muhalif olmuş, her yazıda bunları işlemişti. Sevmediğim halde yazılarını devamlı okurdum. Serzenişlerine bazen hak verir, bazen de çok oluyor, derdim. Çünkü sıkıyönetimler nedeniyle eziyet görmüş ama pes etmemiş bir insan görüntüsü verirdi.

         Oğulları Ahmet Altan ve Mehmet Altan onun kadar TSK düşmanı olmasalar da komutan düşmanlıklarını her halleriyle belli ediyorlardı. O yıllarda yazdıkları her roman, olay oluyor, gündemde konuşuluyordu.

         Bu Gazetede ilginç insanlar vardı. Bunlar ülkenin gündeminde olan ve olmaya devam eden şahıslardı. Hükümeti övmeleri ve geçmişi karalamaları dikkat çekiyor, taraf buluyorlardı. Bu isimlerden; Ahmet Altan doksanlı yıllarda Star televizyonunda ‘Kırmızı Koltuk’ programı ile gündeme gelmiş, Taraf gazetesinde ‘Kum Saati’ isimli köşesiyle yazı yazıyordu. Ermeni Kırımı yazısıyla Türklüğe hakaret suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası almıştı.

         Diğer bir yazar Rasim Ozan Külahlı ise o gün Taraf gazetesinde yazıyordu, şimdi ise Beyaz TV de programına; Sabah gazetesinde köşe yazılarına devam ediyor.

         Nagehan Alçı ise Rasim Ozan ile evli olup, şu an Habertürk gazetesinde köşe yazısına devam ediyor. Ayrıca bu gazetede, Hayko Bağdat, Amberin Zaman, Emre Uslu, Orhan Miroğlu, Etyen Mahçupyan, Yıldıray Ovur, Elif Çakır, Markar Esenyan, Hilal Kaplan ve Mehmet Baransu gibi birçok gazeteci görev yapıyordu. Dışarıdan bakınca sanki kimlikleri fikirlerini gösteriyordu.

         Bu gazetecilerin şu an, kimisi yurt dışına kaçmış, kimi Fetöcülükten tutuklanmış, kimisi de AKP’nin savunuculuğuna soyunmuşlardı. Mesela, Sevan Nişanyan isimli şahıs yazılarında, ‘Yanlış Cumhuriyet, Atatürk ve Kemalizm; Adını unutan ülke’ gibi yazılarla ülkedeki adı değiştirilen yerlerin isimlerini konu eden kitaplar yazmış ve şu anda AGOP gazetesinde devam etmektedir.

         Fazla araştırmaya girmeden 2008 yılında bu gazeteye çuvallar dolusu belgeler gelir, bu belgeler ülke gündemine bomba gibi düşer, her belge doksanlı yıllarda olay olan komutanlarla ilgilidir ve büyük suç dosyalarıdır. Kendi insanını öldürecek, kendi camisine bomba atacak, hatta düşmanla işbirliği yaparak, askeri kurşunlayacak kadar gözü dönmüş suçları içermektedir.

         Bu davalar, Ergenekon, Balyoz, Casusluk gibi başlıklarla, komutanları zan altında bırakan davalardır. Ve başta Çetin DOĞAN Paşa gibi yiğit askerleri hedef almakta günden güne yalaka basında abartılarak yayın yapılmaktadır.

         Ülke şoktadır. Askerler özellikle emekli komutanlar zor durumdadır ama korkmamaktadırlar. Anlatılanlara karşı mahkemelerde cevap vermeye çalışılmaktadır. Bu konuda Çetin Doğan Paşa şöyle der;

         “Bu toplantıyı ben tertipledim.162 paşaya konuşma hakkını ben verdim. Ülkeye bir saldırı olduğunda ne yapabiliriz, düşüncelerini almak istedim. Fakat orada söylenenlerle bu anlatılanlar aynı değil. Televizyonlarda gösterilenler uydurulmuş, kurgulanmış birer sahte oyun belgedir.”

         Çetin Doğan Paşayı severim. Konuşmalarını zevkle dinlediğim bir komutandır. Atatürkçüdür. Cumhuriyet ve vatan sevdalısıdır. Üstelik de kültürlü bir insandır. Böyle bir insana her şeyimi güvenebilirim.

         Elbette sadece benim güvenmem yetmiyordu. Televizyonlar ikiye ayrılmışlardı. İktidar yanlısı olanlar başka anlatıyor, muhalif olanlar başka söylüyordu. Zekeriya Öz gibi savcılar kraldan çok kralcı olmuştu. Paşaları dinlemeden içeri tıkıyor. Üstelik intikam alırcasına hakaretlerde bulunuyorlardı.

         Ülkenin başbakanı; “Ben bu davanın savcısıyım,” diyor ve savcıya madalya takıyor, zırhlı araç tahsis ediyordu.

         Ana Muhalefet lideri de; “Ben de bu davanın avukatıyım,” diyor. Başbakana meydan okuyordu.

         Ülkeye genel bakış ise şöyleydi; Bu dava Atatürkçü, vatansever ve o günün şartlarında Amerikan yanlısı olmayan ve PKK ile amansız mücadelelere girişen komutanlardan intikam alma davasıydı. Arkasında da ABD bulunmaktaydı. Bütün muhalefet bunu söylüyor, televizyonlar ise olayları çarpıtarak belgelerin doğruluğunu savunuyorlardı.

         Muhalefetin sözleri cılız kalıyor, bu gazete ve televizyonların etkisi büyük oluyordu. İşte o günlerde bir komşumuz bizi ziyarete gelmişti. Onlara durumu anlatırken, karısı bana; “Ahmet ağabey, öyle diyorsun da o komutanlar camiyi bombalıyor. İnsanların üzerine makineli tüfekle kurşun yağdırıyor. Askeri bilgileri Rus kadınlarına satıyormuş, Bunu açık açık televizyonda biz görüyoruz da sen görmüyor musun?”

         Gerçekten de televizyonlar haberi olmuş gibi veriyorlar, halkı inandırıyorlardı. Ben o gün de komutanların böyle yapmadıklarına inancım tamdı. Genel Kurmay Başkanı bu haberlere kızıyor ve “Bu ne alçaklıktır, savaşta ALLAH ALLAH! Diyen ordu kendi camisini bombalar mı?” diyordu.

         Çetin Doğan Paşa da; “Bu dava, bu davayı açanların hapse girmeleri gerçekleşmeden bitmez,” diyerek hepimizin yüreğine su serpiyordu.

         Televizyonlarda istedikleri suçu, istedikleri komutanların üzerine yükleyebiliyorlar ve dava açarak içeri tıkıyorlardı. TSK üzerine İnanılmaz bir oyun oynanıyordu. Her oyunda da TSK’nin içi boşaltılıyordu. Korkunç bir durumdaydı ülke.

         Bunları neden yapıyorlar sorusu içimizde düğümlenirken cevabını bulmaya çalışıyorduk.

         Birincisi, AKP iktidara gelince, Irak savaşı başlamış, o günkü hükümet 75.000 ABD askerini güneyden Irak’a girmesine izin vermişti. İskenderun Limanı ABD’lilere 30.000.000.USD karşılığı kiralanmıştı. Fakat izin Meclisten geçmemiş 1 Mart teskeresi reddedilmişti. Reddedilişinde de bazı komutanların çabası vardı. Bunu hazmedemeyen ABD Türk askerinden intikam alıyordu.

         İkincisi, doksanlı yıllarda ABD ülkeyi kaosa sokmak için oyunlar oynamış, türban sorunu diye ortalığı velveleye verdirmişti. Türk askerinin kahraman komutanları sayesinde bu oyun bozulmuş, kendilerine uygun bir iktidar gelince bunu uygulamaya koymuşlardı.

         Sonuç olarak Türk ordusuna Fetöcü denen mihrak tohumları yerleştirilmiş, bunu da hükümet kanalıyla yapmışlardı. Yurtsever komutanlar sayesinde oyun bozulunca on beş Temmuz olayları devreye sokulmuş, ordunun içi dışına çıkartılmıştı.

         Eski ordumuz yoktu artık. Eski komutanlar susturulmuştu. Yeni ordunun da bütün kanatları kesilmiş, silah gücü fakir fukara çocuklarına emanet edilmişti. Bu çocukların (Uzmanların) yönetimde söz hakkı olmasa da meydanlarda büyük bir gücü temsil ediyorlardı. Umarım bu kadar oyunun sonunda, TSK o şanlı günlerine geri dönecektir. Yine cumhuriyetine bağlı, Atatürk ilkelerine sahip çıkan, laik vatansever komutanlar yetiştirecektir.

         Zamanında Adnan Menderes söz geçiremediği komutanlara şöyle demişti; “Ben bu memleketi çavuşlarla da yönetirim.”

          Belki yanlış söylemiş olabilirim ama şu an memleketi çavuşlarımızın yönettiğinden eminim. Allah yar ve yardımcıları olsun. Onlar bizim çocuklarımız. Hepsi de yetişmiş bir komutan edasıyla görevini yapacaktır.

         Sürçü lisan ettik ise af ola, isterim ki, insan önce insan ola!

 



YAZARLAR

  • Salı 22 ° / 9 ° Parçalı bulutlu
  • Çarşamba 23 ° / 11 ° Parçalı bulutlu
  • Perşembe 23 ° / 11 ° Güneşli
  • BIST 100

    1.545%0,99
  • DOLAR

    7,6481% -1,35
  • EURO

    9,1059% -0,98
  • GRAM ALTIN

    418,10% -0,05
  • Ç. ALTIN

    689,865% -0,05