Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Erendiz ATASÜ...

Hatice Sönmez Kaya: KADIN SESİNİ YAZIYLA YÜKSELTMELİ

İlknur Güneylioğlu İLKAY TUNA İLE SÖYLEŞİ

YAZI: Hülya SOYŞEKERCİ

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

Tek gözü yoktu. Nasıl kaybettiğini pek merak eden de olmamıştı. Eninde sonunda evsizdi. Yaşı epeyce ilerlediğinden mi, tek gözlü oluşundan mı yoksa gençken de mi öyleydi bilinmez, ağırkanlıydı. Bu miskin bir hal değil, yaşa hürmet edilen bir ağırbaşlılıktı. Kıvrak hareket, sinsi bakış silinmişti tabiatından. Dikkatimi çekse de yaklaşıp sevemezdim. Hep bir mesafe koyuyordum arama.

Çocukluğumda ben de kedi beslemiştim. Az çok bilirdim huylarını. Sahiplerini sever, düşkünlüklerini belli ederlerdi. Önemsenmek insanı yüceltmez miydi? Ben de o yaşta vazgeçilmezliğin mutluluğunu yaşamıştım.

Benimki bir ev kedisiydi. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama anneannem alıştırmıştı onu bana. Kendi kendine alışacak değildi ya! Keşke yaşım büyük olsaydı da nasıl yaptığını anlasaydım. Demek ki anneannem olmasa, o kedi de öyle alışkın olmayacaktı. En son, küçük çinko kapta verdiğim yoğurdu gün kararmadan yemiş, sabaha ölüsü bulunmuştu.

Sonraki yıllarda rahmetli hep karşı komşusunun zehirlediğini söylemişti. Şaşırırdım. Arada yol vardı. Karşıya geçip, dul kadının -Bir şeye kızdığı zaman kahreder gibi kendisine öyle derdi.- kapısını açacak, bahçesine girecek, içeriye zehir koyacaktı. Çocuk aklıma bile sığdıramamıştım kedinin zehirlenme hikâyesini. Sonuçta, yeni yetme minik kedim ölmüştü. O zaman yemin etmiştim asla kedi beslemeyeceğime.

Şimdi şubeden içeriye girerken dışarıda bıraktığım, kapıyı bekleyişi işlek caddedeki mekân sahibinin duruşundan farksız kül renkli kedinin düşündürdükleriydi bunlar. Eskimiş yorgan yüzüne benzeyen soluk renkli cılız tüylerinden midir? “Duman,” diye seslenirlerdi. Biraz ilerisinde konuşlandığı köşede, bitip tükenmeyen biletlerini satan Piyangocu Hüseyin’in kedisiydi ya da bize öyle gelirdi.

O her sabah küçük metal kasalı tezgâhının üstüne kazı kazanlarını tek tek özenle dizer, pahada ağır piyango biletlerini ise çekmecesine koyardı. Önceki haftaların çekiliş listeleri de çekmece altında dururdu. En az iki yıl geriye gidecek kadar çekiliş listesi bulundururdu o küçücük dolapta. Özenli hali, şeffaf duvarlı makam odasında oturuyor hissi uyandırırdı bende. Her sabah önünden geçip şubeye girerken, fark ettirmeden durup izliyordum tertibini. Öğle molalarında birbirini kaybeden personele, “az önce geldi” ya da “hiç görmedim” gibi işlerine yarar cevaplar verirdi. Yöneticiler değiştikçe, şubenin demirbaşı gibi onlar da devredilirdi. Giden gelene farkında olmadan. Arada bir de“Şubenin önünü kapatmayın ya da başka yere gidin!” diye söyleneni çıksa da zamanla kendi telaşlarından gözleri alışır, dünyayı görmedikleri gibi onları da görmez olurlardı.

Piyango tezgâhının altındaki metal kap, sattığı kazı kazanlar gibi sürekli kedi mamasıyla dolup taşarken sadece Duman değil, caddenin diğer sokak kedileri de zora düşünce ayaküstü uğrayıp karınlarını doyururdu. Efsunluydu kap. Piyangocu Hüseyin akşamları şeffaf makam odasını toplayıp evine gittiğinde bir başına kalırdı Duman. Kış gecelerinde sıcacık araba motorlarının kaportaları, yazın gölgelik araba altları, ağaç kenarları onun eviydi. Arada çöp kutularından çıkardığı da olurdu Hüseyin’in. O zamanlarda sokak çocuğu gibi direnir, mırıldanırdı Duman.

Yerime oturduğumda mesai yeni başlamış, personelimin geldiğinde ise epey olmuştu. Hafta başı olduğu için kuaförde çok sıra olduğunu yarım ağızla söyleyerek oturdu yerine. Sırtımda yıllanmış yıpranma tozuyla, hiçbir şey söylemeden baktım. Koyu kahveden korkak bir elin açtığı belli, kirli sarıya boyanmış uzun saçlarını sallarken, ben de yalnızlık köşemden sessizce onu izliyordum. Şaşırmıştım. “Bu rahatlık Duman’da yok,” dedim. Çünkü onun kuraları vardı. Bizim yerimiz nasıl içerisiyse, onunki dışarısıydı. Bir adım daha atıp eşikten öteye geçmezdi. Dar alanı belliydi. O da bekleye bekleye aynı terbiyeden geçmiş, biz eskilere benzemişti.

Ertesi gün yeni arabası için tebrikleri kabulü, öğleye kadar sürdü. Personel arabasına park yasağı getiren müdür, isterse kendine ait park yerine arabasını koyabileceğini söylemiş. Bal rengi spor wosvagen araba, yeni yerinde artık mesaisinin bitmesini bekliyordu. Sonraki günlerde araba, her geçen gün alındığından daha da yeni görünüyordu. Belli ki kuaföre gittikçe onu da yıkamaya veriyordu. Üzerinde bir tane bile toz zerresi görünmüyordu. Bu durum artık dikkatimi dağıtmıyor da değildi.

Arabası temizlendikçe çok da yumuşak olmayan huyu giderek sertleşmeye başlamıştı. Verilen işleri unutuyor ya da geç yapıyordu. Aklı fikri çocuk gibi yeni alınan oyuncak misaliydi. Onun bu hali benim de kendimi yeniden tanımama neden oluyordu. Çekmecemin tozlu köşesinde bir daha hiç ihtiyaç duymayacağım, zamanı geçmiş çelik zarf açacağını yıllar sonra yeniden fark etmiştim. Sivri ucu, aklıma değişik fikirler getiriyor, şoför kapısından başlayarak, yanı, önü, arkası, neresi olursa, döne döne, çizmek, çizmek istiyordum. Kimse yoksa tekrar, bir daha, döne döne.

Ertesi sabahlardan birinde Duman istihbarat şefi gibi aynı noktadaydı. Sadece ben görüyordum sanki. Tüyleri daha da soluklaşmış görünmez olmuştu. Kedilere yaklaşmama kararı almama rağmen, her gün gördüğüm bu çürüğe çıkmış kediye ayrı bir sevgi beslemeye başlamıştım. Günlerdir ilk defa kapıdan erken girecek olan personelimi görünce yerinden kımıldadı. Onun ise bacaklarına dolanan yumuşaklığı fark etmesiyle sıçraması bir oldu. “Pist! Pist! Ayağımın altında ezilecek, sabah sabah!” diye söylenirken tekrar gelmemesi için ayakkabısının topuklarını, tek tek havaya kaldırdı. Duman’ın boynunu eğmiş, gözlerini kısmış haline baktım arkasından yürürken. Mahcup tuhaf bir miyavlama sesiydi duyduğum.

Sonraki günün sabahı özellikle bekledim. Bu sefer de ayakkabısının burnuyla sertçe itti. Duman nedense sadece ona gidiyor, ona dolanıyordu. Yine belli belirsiz bir mırıltıydı duyduğum. Masama geçtiğimde elim kararlı bir tavırla gitti çekmeceye. Onun bir kenarda sinsice duruşunun verdiği güveni yeniden hissettim. Her an elimin altında kullanılmaya hazırdı.

İş dışında artık yeni konu artan kasko fiyatlarıydı. Ertesi ay saçları bir ton daha açılmış geldi şubeye. Tamamen sapsarı olmuştu. Dalgaları çoşkuyla bir yükselip bir iniyordu. Bakışları iyice sertleşmiş, iki yayın arasındaki ok, daha da belirginleşmişti. Üstelik geçen aydan devreden hesapları da tutturamamıştı. Zamandan kazanmak için arabasını yıkamaya şoför götürmeye başlamıştı.

İşte tam o zamana denk geliyordu Duman’ın ölümü. Akşam arabasına bindiğinde fark etmemiş. “Onlarca pati çiziği,” demiş müdüre. Duman’ın soluk tüylerle kaplı vücudunu kimse görmemiş. O kedi gitmeden şubeye gelmeyeceğini de söylemiş.

Duman apar topar kovuldu şubenin önünden. Birkaç gün geçmeden arka sokakta ölüsü bulunmuş. “Mıntıka tutucu diğer kediler saldırmış,” dedi, biletlerini satarken ayaküstü sorduğum Piyangocu Hüseyin. Tezgâhın altındaki efsunlu kaptan minik pembe burunlu sokak kedilerinin günlük nevalelerini yiyişlerini izlemeden, dinledim onu.

Yerime oturduğumda içi geçmiş işe yaramayan çelik zarf açacağını çantamdan çıkarıp, hışımla çöp kutusuna fırlattım. Gürültüye dönen personele de aynı hışımla baktım.

 

 


Haber Kaynak : ÖZEL HABER