ALİ TAŞ ADN.


“UÇURTMAYDI SEVDASI YÜREĞİMİZİN”(*)


            “Uçurtmaydı Sevdası Yüreğimizin”, Mehmet Uslu’nun ilk öykü kitabı. İçerisinde 13 öykü ve kitaba adını veren mektup dizisi var.

            Uslu, yaşamı anlatıyor. Yaşam kesitlerinde, tanığı olduğu çağın biçimsel özgünlüğü var… “Duvar Yazıları”nda, “Yetişkin Bir Adamın Anı Fotoğrafı”nda, “Yirmi Kuruşa  Sinema”da bu özellikler var. “Şiir Gibi Kız”da öğretsel etki görülmekte. Yine, “Korkusuz Sancı” öyküsünde, tanıklığın bir uzantısı olabilecek, psikolojik baskının insna yaşamına yansıması başarılı bir biçimde verilmekte.

                “Yetişkin Bir Adamın Anı Fotoğrafı” ve “Yirmi Kuruşa  Sinema” adlı öykülerde Uslu, yıllar öncesine götürüyor okuru. Sinemanın nostaljisini yaşatıyor. Aile yaşamı sıcaklığı gerçekçi gözlemle yansıtıyor. Siyah-beyaz televizyon ekranında Suphi Kaner’leri, Ahmet Tarık Tekçe’leri, Ayhan Işık’ları geçit resmi yaptırıyor. “Susuz Yaz”ın Metin Erksan’ını Bülent Oran’ını da unutmuyor. Geçmiş yılların yansıtıcılığının güçlü bir gözlemle verilmesi karşısında, “…hani ya Yılmaz Güney” diyesiniz geliyor. Nostalji esinti karşısında, uçup giden çocukluğunuzdan bir şeyler buluyorsunuz.

            “Kısa pantolon/Çokçokum/Uçurtma kuşum/Gerilerde kaldı artık/Yaşasın çocukluğum.” (s.9) dizeleriyle ise bugünlere dönmek istemiyorsunuzdur kuşkusuz.

            “Yirmi Kuruşa Sinema”da (s.16-20) ise sinema izleği sürmekte.  Teksas, Tommiks, Tom Braks, Kinova, Robin Hood, Oliver Twist, Kemalettin Tuğcu ve Ömer Seyfettin gibi çizgi, masal kahramanları ile yazar isimleri anımsanabilmekte. Kuşkusuz yöresellikte var işin içinde. Otantik ve folklorik etkiler görülmekte. Özellikle tek taraflı ödünç alınan, hırsızlık riskine karşı yakit güzel bir dille verilmekte. İçerik beğenilmekte, olumlu dil ile sevimleşmekte. Yoklukla dürüstlük arasındaki paradoks iletişim gerginliğinin yanı sıra, tozşeker dürümü gibi ilginç bir nokta da dikkat çekici; şimdi kebap dürümü var, döner dürümü var hatta son zamanlarda tavuk dürümü de var ama bu şeker dürümü de nereden çıktı diyeceksiniz. Bilenler bilir, o da var.

            “Masal Anlatıcısı”nda ise öykümsü bir kronoloji çizilir. Düşle gerçeğin az gözlenen yoğunluğunda ve de antik, otantik bir etkiyle Orhan Kemal ile İflahsız’ın Yusuf’u  bir araya getirir: Orhan Kemal’ın insanlarının bir zamanlar ırgat harmanı oldukları Kalekapısı’nda, taşında ‘sebil‘ yazan çeşmenin yakınlarında gezdirir; Ulucamii’n önünden geçirip, uzun boylarıyla caka satar gibi duran palmiye ağaçlarının altındaki bir banka oturtur”(s.31) Zaman ve mekanı ters yüz eden bu gözlem yazınsal ve yöresel bir görselliğin sıcak yaşam izlerini verir.

            “Romalıların Taşköprüsü’nü, Orhan Kemal’ın Bereketli Toprakları’ını, Yaşar Kemal’ın İnce Memet’lerini, Yılmaz Güney’in, gençliğinde eski bir bisiklet ile film taşıdığı yazlık sinemaları ve bilcümle tanıdık yüzleri görüyor, onlarla selamlaşıyor, sanki konuşup sohbet ediyordu. –“ (s.31)         

            “Eskiden ırgat ve amele pazarı olan Kalekapısı şimdilerde yerini Küçüksaat meydanına kaptırmıştı. Sabahın ilk saatlerinde kaldırımlar Doğu kökenli işçilerle doluyordu. İnşaat işçiliği, hamallık, yük taşımacılığına insan pazarlanıyordu burada. İşverenler en yüksek enerjiyi harcayarak güçlü, kuvvetli insanları seçiyorlardı daha çok

            Dolmuş durağı çığırtkanlarının yüksek sesli bağrışları, yolcu kapmak için klakson ve gaza basıp ortalığı egsoz dumanına boğan dolmuş minibüslerinin gürültüsü eşliğinde işçi ve işverenler arasındaki pazarlıklar sürüyordu.” (s.32)

            …

            “Adım İflahsızın Yusuf’tur. Yıllar önce doğudan büyük umutlarla emekçilerin başkenti Adana’ya gelmiştik. Ellerimiz nasırlı, pazularımız şişkin, bıyıklarımız kaytan gibiydi. Bavullarımızı parayla dolduracaktık. Gençliğimize emeğimize sevdalıydık…” (s.33)

            …

            “Yusuf kardeş. Gazocağını alıp köyüne götürebildin mi? Yususf’un karayağız, çizgili yüzü güldü. Emeğin gülüşü karşısında onurlandı Mehmet Raşit. Sevecen gözlerle Yusuf’a bakıyordu.”(s.34)

            “Şiir Gibi Bir Kız’da şiirin kendini, Şiirin sesini bulmak olası. Öyle ki,tanınmış ozanların dizeleriyle ve bu ozancıl duygularını kuşatma altına almasıyla hoş ve çoğulcu söylem elde edilmiş görülmekte.”

            Şiir gibi kız ya da kız gibi şiir… Hangisi doğru değil ki? Her ozanın yanında gezdirdiği bu kıza, ozanın gözdesine, dizeler fısıldamak için kimler yarışmıyor kı!

            Köroğlu:”Beyaz kâğıda benzersin/Yazar mora kalem seni”(s.42) diyor. Şeyh Galip:”Zannetme ki şöyle böyle bir söz/Gel sen dahi söyle böyle bir söz” (s.42) diyerek sürdürüyor. Ahmed Arif:””Tütünsüz, uykusuz kaldım/Tek etmedi sevdan beni” (s.43) ses veriyor. Ataol Behramoğlu ve Hayyam insanca, onurlu ve erdemli yaşamanın önemine değinirken; Dağlarca aydınlanmanın, aydın olmanın işlevini ön planda tutar. Behçet Necatigil, bilinen o ezikliğiyle:“İnsanlara, tezgâhlara, kağıtlara kolaydı/Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı” (s.43) derken; Rıfat Ilgaz:”Yollar kesilmiş, alanlar sarılmış/Tel örgüler çevirmiş yöreni/Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende/Benden geçti mi demek istiyorsun/Aç iki kolunu iki yanına/Korkuluk ol.”(s.43) diyen dizeleriyle şiirin yarar işlevine kapı aralayan bir anımsatmayla görülür. Şiirsel albenisi olan dizeler sürer… “Dut kırmızısı al gelincik/Bir sevgiyi dokur durur/Yüreğim insan.” (Ceyhun Atuf Kansu-s.44); “Sana selam olsun/Zincirin zulmün kâr etmediği/Büyük tahammül.” (Enver Gökçe-s.44); “Dillerde dolanır hırsızı, puştu/Sözü makbul değil ehli irfanın” (Kahya Salih_s.44); “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?/Hem de kolayına kaçmadan” (Nazım Hikmet -s.45) dizeleriyle şiirsellik sürerken, ibre de insandan yana atmayı sürdürür. Melih Cevdet, Atilla İlhan, Cemal Süreya, Uslu’nun dilindeki çoğulcu söylemin uzantısıdırlar.

            “Toroslar, Binboğalar ve Güneş Tanıktılar” ile “Tansık” isimli öykülerde, yazarın yalın ve gerçekçi çizgisinde az görülen doğa betimlemelerine rastlanır. Yer yer antik çerçeveye oturan bu öykülerde Yaşar Kemal’ın Çukurova’sını bulmuş gibi olursunuz, yayla/ova ve Toroslar-Binboğa çelişkisine rağmen.

            “Buz gibi karlı suları, pınarları, küçük, nazlı akan Sarızsuyu,kenarında büyüttüğü kavakları gökyüzüne doğru uzattıkça uzatmıştı.

            Binboğalar’ın üzerinden ışıklarını salan güneş uzun boylu kavakları aşıp Sarızsuyu’na sıcaklığını hissettiremiyordu. Kavaklar çocuk gibi el ele tutuşarak salınıyorlar, şen şakrak güneş ışıklarıyla oyun oynuyorlardı sanki” (s.46)

            …

            “Dağ eteklerini, sürülmeyerek boş bırakılan tepe ve yamaçları kirli beyaz renge boyayan kevenlerin ve mor topuzlu kengerlerin arasından geçerek Şar köyünün, batısına doğru yürüyüp, Sarızsuyu’nu ve kavakları geride bırakmıştım. (s.47)

             Yazar yer yer görülen ilginç benzetmelerinde bir renksel görsel senfoni hâlindeki renk cümbüşüyle doğayı kişileştirme konusunda da olumlu bir yaklaşım sergilerken sözcüklerin resminin çizilmesi konusunda bir ressamı andırır, tezatlığa da değindiği o “fıkır fıkır”, savaşımcı  renk dalgasıyla antik kenti uyandırma çabasında gibi görülür.    

            “…sığır kuyrukları sarı çiçekleriyle yolun her iki yanına dizilip selama durmuşlar, gelincik, ellerinde kırmızı bayraklarla nazlı nazlı sallanıyorlar, sarı-beyaz renkli dağ papatyaları da sanki önümde eğiliyorlardı. Bazı yerlerde öbek öbek ve de tortop olmuş mavi mavi bakan çakırdikenleri de görünüyordu. Ve dikenlerin külhanbeyliğine de aldırmadan onların arasından boyunlarını uzatan çıtlıklar açık mavi renkleriyle biz de buradayız diyorlardı. Yamaçlarda tek tük koyu kırmızı renkli püskülleriyle sumak çalılıkları vardı ve uzun boylarından yanlara doğru uzanan dallarında mor kozalaklarıyla deve dikenleri de yerlerini almışlardı. Çevrem sarı,kırmızı, pembe, beyaz, mavi ve mor renklerle kuşatılmıştı. On binlerce insanın yaşadığı iki bin yıl öncesinin büyük şehri, tarihe damgasını vurmuş antik şehir, yani şimdinin Şar Harabeleri’nde doğa canlı mı canlıydı, fıkır fıkırdı.”(s.47)            

“…Binboğaların başlangıç noktasındaki ormanlık alanlar siyah bir leke gibi görünüyor. Ormanların bitiminde başlayan dağın etekleri ise ak giysileriyle gökyüzüne doğru uzanıyorlardı…” (s.70)

Binboğa Dağları üzerinde bir kuşak gibi görünen masmavi gökyüzü kapanmış, kirli beyaz bulutlar gelip oturmuşlardı maviliğin üzerine. Bu yakasındaki Tahtalı  Dağları üzerinde de kızıl renkli gökyüzü kirli beyaz bulutlara yenik düşmüştü. Öbek öbek kuşatıp Tahtalı Dağları’nı Dedebeli gri-kül rengi boyayıvermişlerdi.”(s.72)

Gerçekçi-yalın çizgide somut imge ve betimlemelerle görsel yansıtıcılıkta olumlu görünen ve bu şiirsel özellikle öyküsüne devinim niteliği kazandıran Mehmet Uslu; içten anlatım özelliği olan mektuplarla da,yapıtına adını veren özgün bir biçemle dizeleri noktalıyor. İskenderun sahilindeki yaz esintisinde, “Uçurtmaydı Sevdası Yüreğimizin” adlı bölümü okurken, yaz esintisiyle birlikte bir yazın esintisi gizli gizli okşamaya başladı. Tadı damağımda kalan ve birkaç kez okuduğum bu bölümle yazımı noktalamayı düşünürken, içeriğin sürüklediği duygusal ivme (yer darlığı nedeniyle yazıya alamadığım) özetini de yazımın başında verebilmenin uygun olabileceğine hesaplıyordum.

“Uçurtmaydı Sevdası Yüreğimizin” mektup yaklaşımıyla da olumlu olduğuna değinmiştim. Bu yazınsal konumun yol verdiği geçitten gitmesini bilmiş yazar. İmge/simge çerçevesinde örtüşen duygusal ivme, öğretsel etkilerle de uyumlu bir öykü havası taşıyor. Sonra… Soyuttan somuta bir imge görüntüsü vererek çarpıcı bir kitap adı olması güzel bu “Uçurtmaydı Sevdası Yüreğimizin.”

Çağdaş, romantik, lirik tarzda görülen bu sevda ya da mektup, öykü, imge; romantik tempoyu ve gelişmeleri yönlendiren, bir simgesellik içermesinin yanı sıra, duygusal ivme ve hoş bir alaysallık taşıyan modern ve delidolu bir aşk ama saf, özverili, sempatik ve de çağcıl. Mektup trafiğindeki öykümsü gelişmelere anne ile babanın katılması ve duygusal ivmenin zirvesinde trajik sonun apansız oluşumuna koşut uçurtmanın ipinin kopması; nerdeyse okuru da “başın sağ olsun” dedirtecek hâle getiriyor. Uçurtma, kazak, şalvar etrafındaki gelişmeler öyküyü olumlu kılıyor.

“Uçurtmaydı Sevdası Yüreğimizin” Mehmet Uslu’nun ilk yapıtı olmasına rağmen, bir çizgi oluşturabiliyor. Görülen o ki, yazar salt Toroslar-Binboğalar arasındaki mesafeyi adımlayacağa benzemiyor. Yazın koşusunu sürdürecektir yazar.

 

*(Uçurtmaydı Sevdası Yüreğimizin/Öykü/Mehmet Uslu/Özgün Yayıncılı9k/Mart 1996/92 syf.)                      

*(Yeni Adana Edebiyat ve Sanat Sayfası/03 Mart 1997)



YAZARLAR

  • Pazar 28 ° / 15 ° Bulutlu
  • Pazartesi 32 ° / 18 ° Bulutlu
  • Salı 29 ° / 16 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    1.408%0,03
  • DOLAR

    8,0614% 0,68
  • EURO

    9,6770% 0,74
  • GRAM ALTIN

    460,45% 1,36
  • Ç. ALTIN

    759,7425% 1,36