YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İmam Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

ÖYKÜ: Recep NAS

Söyleşi: Adalet Temürtürkan

Ayşe Nilay Özkan : “SANA YALAN SÖYLEMİŞLER” DEN KALANLAR

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Remzi Karabulut...

Esra Sağlık: petrol ve papatya

Murat Cem Miman: TEKMİL FAVA

Buket DÜZGÜN-TAHTA ATLARI SÜRÜYOR ÇOCUKLUK

Levent Karataş-aşk tarifi

Gül Parlak, İclâl Nur ile “Kırlangıç Sabahı”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Zehra İPŞİROĞLU...

Öykü: Özcan Öztürk

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÇİĞDEM SEZER...

Söyleşi: Adalet Temürtürkan

“Otosansür yazarın kalemini zayıflatır ve doğallıktan uzaklaştırır.”

Kırmızı Etek,  Hatice Günday Şahman’ın Ayizi Yayınları edebiyat dizisinden çıkan ilk kitabı. On yedi öyküden oluşuyor. 118 sayfa.  Öykülerde, her sınıf, her yaş ve sosyal yapıdan kadınlık,  erkeklik halleriyle karşılaşıyor okur. Yaşlı kadın, eğitimli kadın, gündelikçi kadın, eylemci kadın, seks işçisi kadın, tesettürlü kadın… Kız çocuğu, genç kız, sevgili, eş, anne… Öğretilen, biçilen hayata boyun eğen kadın, kabuğundan çıkan kadın, bayrağı devralmaya hazır kadın, aşk içindeki yerini sorgulayan kadın, kızım için diyen kadın, mülteci kadın ve erkekler… Kadının bastırılan, erkeğin kıstırılan, kışkırtılan haline, olay, durum ve söylemin iki yüzüne işaret eden Hatice GÜNDAY ŞAHMAN ile söyleşimiz   “KIRMIZI ETEK”  ve yazma süreci üzerine oldu.

Kırmızı Etek’te yer alan öykülerin satır aralarında Ankara’nın sesini, sisini, dilini, sokağını, şimdi olmayan salonlarını, meydansız kalan şehrin izlerini görüyoruz. Adı geçmese de öykü karakterinin içinde olduğu olay ve sözcüklerin zihnimize çizdiği resim, Ankara’yı işaret ediyor. Çocukluğunuzun Ankara’sı nasıldı, şimdinin Ankara’sında yaşamak kaleminizi nasıl etkiliyor? 

Doğma büyüme bir Ankaralı olarak sizin de belirttiğiniz gibi Ankara’nın izleri pek çok öykümün satır aralarına sızıyor. Öykülerimin bazılarında mekân olarak başkentin parkları, sokakları, tiyatro salonları, mahalleleri var. Bu mekânların bazılarını açıkça yazıyorum, bazılarını ise Ankaralıların anlatabileceği/anlayabileceği şekilde Yüksel Caddesi, Ankara Garı demeden oraları imliyorum. Çocukluğumun Ankara’sı elbette çok değişti. Özellikle kentsel dönüşümle birlikte çok iyi bildiğim semtlerin dokusu değişti, yıkılan bahçeli evlerin yerinde şimdi yüksek binalar var, sokak isimleri bile değişti, değiştirildi. Fakat yine de Kuğulu Park, Büyük Tiyatro, Gençlik Parkı gibi bazı mekânlar her şeye karşın özelliğini kaybetmiyor ya da benim için ifade ettikleri aynı kalıyor. Ankara öykünün temasıyla bağlantılı olarak kimi zaman nostaljik bir göndermeyle, kimi zaman da değişimin yarattığı duygularla kurguya yerleşiyor. 

Bazı gazetelerin arka sayfalarında, ancak küçük puntolarla yer bulabilen insan hikâyeleri vardır.  Haberlere konu olan insan hikâyeleri öykülerinizin karakter, olay yaratım sürecinde ne kadar yer alıyor, gazetecilik eğitiminizin etkisi bu haberlerin öteki yüzünü incelemeye, haberden öykü yaratmaya çekiyor mu sizi?

Haberlere konu olan insan hikâyelerinden doğrudan esinlenerek yazdığım bir öykü olmadı. Ancak haberin de edebiyatın da ana malzemesi insan ve insanlık halleridir. Dolayısıyla kurmaca ile gerçek iç içe geçebiliyor, örtüşebiliyor. Somut olarak bir kez daha deneyimlediğim bir örneği paylaşmak isterim. Biliyorsunuz, yaşlı bir kadına komşusu tarafından tecavüz edilmesini konu alan Son Koz isimli bir öyküm var. Herhangi bir duyuma ya da tanıklığa dayanmadan yazdığım bu öykünün benzeri, 92 yaşında bir kadının komşusu tarafından tecavüz edilerek öldürülmesi olayı, geçen hafta haberlere konu oldu.  Kurmaca gerçeğe, gerçek kurmacaya dönüşebiliyor, geçirgenlik çok fazla. Okuduğumuz, izlediğimiz haberlerin zihnimizde yarattığı etki, birikim bilinçli bir tercih olmasa da, hatırlasak da hatırlamasak da yazdıklarımıza sızıyor. Yazdıklarımız ve yazma tarzımız zihnimizin işleyişi, okuduklarımız, izlediklerimiz, bilgi birikimimizle mutlaka doğrudan bağlantılı. Gazetecilik eğitimi almış olmamın, haberlerde sadece yazılanları değil de yazılmayanları da okuma, olaylara çok yönlü ve nesnel bir perspektiften yaklaşmayı sağladığını düşünüyorum. Üçüncü sayfada üç satırla yer alan haberin ardında en az üç yaşam, en az üç kişinin hikâyesi vardır. Bir de olayın yaşandığı bugünü belirleyen koca bir dün, aileler, toplumsal dayatmalar ve belirsiz yarın’lar vardır. Anılar, duygular, koşullar haberlerde yer almaz. Ama edebi metin insanı bir bütün olarak görüp, insana dair olanı kurmacanın sınırları dâhilinde sayfaya yansıtır. Yazdıklarımı bu bağlam ekseninde geliştirmeye çaba gösteriyorum. Aldığım eğitim sanırım aynı zamanda üslubuma da yansıyor. Karakterlerin farklı bakış açılarını, duygularını, yargılayıcı olmayan ve nesnel bir biçimde aktarmaya özen gösteriyorum. Bu sorunuzla bağlantılı olarak, üniversitede öğrencileri olmaktan büyük onur duyduğum değerli hocalarım Emin Özdemir ve Nevzat Dağlı’yı saygı ve minnetle anıyorum. Bugün iki satır yazı yazabiliyorsam kalemimin yolunu, onların çok yönlü ışıkları aydınlattığı içindir.

Birey olmaya çalışan insanın üstündeki toplum baskısını, iletişimsizliği ve çatışmayı görüyoruz öykülerinizde. Çatışan birey ve toplum, çatışan kadın, erkek, çatışan aile, çatışan erkeklerin çıkmazının iki yüzüne dikkat çeken öyküler. Sizi, birey ve toplum psikolojisi, sosyal davranışlar konusunda yazmaya yönelten etkenlerden bahsedebilir misiniz?

Bu sorunun cevabına Yılmaz Güney’in dizeleriyle başlamak isterim. “Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili / Biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz acısını acımız yaptık çünkü / Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı bile içimizi parçaladı…” Ben de isterdim çiçekli böcekli öyküler yazmayı ancak, yaşadığımız coğrafya ve dönem kalemi bir şekilde bu toplumsal meselelere yöneltiyor. Toplumsal koşullar ve dayatmalar, bireyde derin yaralar açıyor. Bu yaralara, çıkmazlara, sorunlara sırtımızı dönmek her koşulda mümkün olmuyor ve doğru bir yaklaşım da değil. Yaşadıklarımızı ya da diğer yaşantıları fark etmemiz, anlamlandırmamız, farklı bakış açıları ışığında tekrar değerlendirmemiz ve tutum geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu gereklilik doğallıkla yazdığım metinlerin de ana damarını oluşturuyor.

Toplumun tabu saydığı,  açıktan tartışamadığı ama kapalı alanlarda sıkça ve gizlice konuşmaktan zevk aldığı cinselliği karakterleriniz dile getiriyor, cesaretle. İnkâr edilen, konuşulmayan, üstü örtülen, çocuk ve yaşlı kadınlara yapılan tecavüzleri konu edinen öyküler hakkında okurlardan ne gibi geri dönüşler aldınız? 

Çok sert bulanlar oldu, sarsıldıklarını, okurken rahatsız olduklarını, okumaya bir süre ara verdikten sonra devam edebildiklerini ifade edenler oldu. Nasıl ki ben bu öyküleri yazarken o karakterlerin acısını hissedip kalemi bıraktıysam, o duyguyu okuyucunun yaşaması da doğaldı. Özellikle karakterle empati kurduğunuzda; tecavüze uğrayan, kürtaj masasında yatan kızın sizin kızınız ya da kardeşiniz olabileceğini düşündüğünüzde kabul ediyorum okuması kolay olmuyor. Ben olsam ne yapardım? Benim kızım olsaydı ne yapardım? Benim annem, benim komşum tecavüze uğrasaydı? Şeklinde üzerinde düşünülen, okurun kendini sorguladığı öyküler bunlar. Okunup bitirilip, hemen bir diğerine geçilmiyor, şeklinde geri dönüşler aldım.

“Bir Gözümüz Ağlar Bizim” öykünüzün kahramanı Gülcan Teyze, “Gülüşleri toplarım, kahkahaları.”diyor. Trafikte cam silen çocuk gülüşü, ikramiyesini alan emekli gülüşü, kız çocuğunun meraklı gülüşü, aferin alan çırağın yağlı gülüşü, huzurlu gülüş, çapkın gülüş, yayvan gülüş, sek gülüş... Nasıl doğdu gülüş toplayan hüzünlü öykü, Karanfil Sokak aşina mı, Gülcan Teyze’ye,  yoksa siz mi taşıdınız o sokağa?

Geçtiğimiz yıllarda, hepimizi derinden sarsan Ankara Garı’nda, Merasim Sokakta, Güvenpark’ta terör saldırıları yaşandı. Bu saldırılar sonrası pek çoğumuzun Kızılay’a gitmekten çekinir olduğu, gitmeli bu şehirden dediğimiz dönemde, öncelikle kendime yazıldı Bir Gözümüz Ağlar Bizim öyküsü. Umutsuzluğa kapıldığımız zor zamanlarda yaşanan her şeye rağmen, kayıplarımız için, bir gözümüz ağlarken diğeri umutla ışıldasın diye yazıldı bu öykü. Gülcan Teyze kurmaca bir karakter, ama bir o kadar da gülüşünden güç alacağım, Ankara sokaklarını birlikte dolaşıp gülüşler toplayacağım kanlı canlı bir karakter benim gözümde.

Toplumun ortadan ikiye ayrıldığı konularda; taraf olmadan, politik dil kullanmadan, kışkırtmadan, söz vicdanda, diyor, kaleminiz. Metinlerinizde, vicdan, niçin bu kadar öne çıkıyor, vicdanını yitirdi mi toplum?

Öyküler sizde bu etkiyi yarattıysa ne mutlu bana. Aslında metinleri kurgularken vicdanı öne çıkartmak gibi bir kaygım olmadı. Kitabın epigrafında, benim öykü evrenimi çok iyi ifade eden, Ataol Behramoğlu’ndan alıntıladığım “Ne kadar küçük dilimlenirse dilimlensin, her işin iki yüzü vardır,” gerçeğine bağlı kalarak, dilimleri olabildiğince incelterek öyküleri katmanlandırmaya özen gösterdim. Aynı öykü içinde ya da benzer temalı farklı öykülerde, herkesin kendi bakış açısıyla son derece haklı, bir o kadar da haksız olabileceği durumları, yaşam prizmasında farklı bakış açılarıyla kurgulamaya çalıştım. Karşıdakini dinlemek, anlamaya çalışmak, hoşgörülü olmak sanırım vicdan kavramını beraberinde getiriyor. Toplum vicdanını yitirdi diyemem ama ne yazık ki ötekileştirme ve hoşgörü eksiliği, yüreğimizdeki vicdanın sesini duymazdan gelmemize neden oluyor.

 Covit 19 salgını hepimizi eve kapattı, kısıtladı, ruh sağlığımızı bozdu. Akraba, arkadaş, dost sohbetleri ve etkinlikler sanal ortamlara taşındı.  Hikâye biriktirme, yeni insanlara dokunma, gözlem yapma imkânı kısıtlı. Bu dönemde hayat eve sığıyor mu, salgın dönemi, kaleminizi hangi konulara yöneltti?

Salgın koşulları hepimizin yaşamına sınırlamalar getirdi. Bu kadar çok insan kaybetmemiz, ekonomik koşulların yarattığı olumsuzluklar, kitaplarda okuduğumuz distopik durumların yaşam gerçeğimiz haline dönüşmesi kuşkusuz çok üzücü ve etkilenmemek mümkün değil. Ama hayat koşullar farklılaşsa da devam ediyor. Olumsuz gerçekler sizi kuşattığında en iyi sığınak sanattır, edebiyattır. Ben de “Hayat eve sığar” cümlesinin önüne “Evde kal, kitap oku” cümlesini getirdim. Bu kapanma dönemi daha verimli okumalar yapmama olanak sağladı. Okuduklarım üzerinden kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptım. Yazma noktasında ise yeni insanlara dokunma, etkileşim halinde bulunma, gözlem olanağı azalsa da biriktirdiklerim, öykü taslaklarım zaten salgın öncesinde şekillenmiş olduğu için olumsuz yönde etkilenmedim. Hatta tam tersine yazmak için gerekli, kalabalıklardan uzak ve daha geniş zamana kavuşmuş oldum. Doğrudan bu sürece ilişkin yazdığım metin olmamakla birlikte, sürecin duyguları, düşünceleri ve dolayısıyla cümleleri ne şekilde etkilediği ise dosya tamamlandığında ortaya çıkacak.

“Raylar ve Yaylar”  adlı öykünüzde;  Ortadoğu yangınının ülkemize savurduğu küçük kızı kuma olarak kabul eden kadının çıkmazı var. Eşiyle yaptığı anlaşma sonrasında,  mülteci kıza ve eşine ilişkin duygularıyla, oğlunun bencilliği ile yüzleşiyor, kararını sorguluyor kadın. Öykü karakterini, karakterin duygu durumunu, çok kısa ve öz cümleyle okura aktarıyorsunuz. Az ve öz anlatımı baştan mı kuruyorsunuz, demlenme sonrasında eksilterek mi öze varıyorsunuz?

Yazarken edebi estetikten ödün vermeksizin, sade bir dil kullanmayı tercih ediyorum. Öykülerin anlaşılır olması, okuru kısa zamanda içine çekmesi özen gösterdiğim bir durum.  Bir de öykünün ritmi, karakterlerin düşünce ve duygu durumları, birbirleriyle kurdukları iletişim biçimleri cümlelerin yapısını belirliyor. Raylar ve Yaylar öyküsü bir sorgulama, iç hesaplaşma üzerinden ilerliyor. Karakterin ve okurun önünde bir ayna var. Aynada kendimize bakarken/sorgularken gerçek yüzümüzü tam olarak görebilmek için, odağımızı kısa süreli olarak belli noktalara mesela bir sivilceye, göz kenarlarındaki çizgilere kaydırdığımız gibi, öykü bütünlüğüne de kısa cümlelerle ulaşmaya çalıştım. Kaldı ki iç hesaplaşmada uzun cümleler, imge yoğun bir dil kullanmak gerçekçi olmazdı. Bu anlatımı hangi aşamada kurduğum sorunuza ise net bir yanıt veremiyorum. Kısa cümlelerle yalınlığı yakalamak, başlangıçtaki o hızlı yazma aşamasında da olabiliyor sonrasında da. Sizin çok güzel ifade ettiğiniz “eksilterek öze varmak”, aynı duyguyu, düşünceyi tekrarlayan cümleleri, sözcükleri silmek, öyküye hizmet etmeyen ayrıntıları ayıklamak, demlenme sonrasında ince işçilik dediğimiz aşamada gerçekleşiyor.

Kırmızı Etek, kadın sorunlarına kafa yormamıza, konuşmaya itiyor zihnimizi. Dayatılan ilişkide çatışmaları besleyen mahrem konuların farklı yüzleri veriliyor. Her yaş ve sınıftan yaralı, kısıtlı kadınlar çıkıyor karşımıza. Bedenini, emeğini satan kadınlar konuşturuluyor, “mahrem” konular sorgulanıyor. Okurun tepkisi, yorumu, bakışı ne yönde oldu?

İkiyüzlü bir ahlak anlayışı ile toplumda hâlâ tabu kabul edilen cinsellik ve kadın-erkek ilişkilerini odağa aldığım öyküleri yazarken,  dili ve kalemi tutsak eden “bukağılar”dan kaçınmaya, oto sansür mekanizmasını işletmemeye özen gösterdim. Otosansür yazarın kalemini zayıflatır ve doğallıktan uzaklaştırır diye düşünüyorum. Maalesef toplumuzda hâlâ yazar ve anlatıcı arasındaki ayrım yeterince bilinmiyor. Yazdıklarınızda yaşanmışlık olup olmadığı irdeleniyor. Kurmacadaki kadın karakter ne kadar sizsiniz gibi. Tanık olduğum örnekler var, bu ortamda kadınlar kalemini özgürce kullanamayabiliyor, yaşamdaki otosansür kurmaca metinlere de yansıyor. Okurların tepkisi genellikle olumlu oldu, bazı okurlar tarafından “müstehcen olduğu” imasında bulunulsa da genel kanı metinlerin cesurca yazıldığı yönündeydi.

“Yarım” adlı öykünüzde, her şey yarım. Kelime, cümle, hisler, hayaller ve dualar,  anlatıcının günlüğü ve hayat, hepsi yarım, tamamlanan bir şey yok. Nasıl oluştu bu dil ve kurgu?

Yarım öyküsünün dilini karakterin kendisi oluşturdu diyebilirim. Yazarken karakter ete kemiğe bürünüp kendi diliyle konuşur benimle. O kız çocuğunun yaşadığı travmayı anlatırken boğazına oturan yumruyu, yutkunmalarını duydum ben. Hıçkırıklarla, iç çekişlerle sonu getirilemeyen cümleleri öylece bıraktım. Yarım kalmışlık duygusunu okura aktarabilmek için içerik ve biçimin bu şekilde kaynaşması gerekiyordu. Bazı sözcükleri, cümleleri yazma aşamasında bile isteye yarım bıraktım. Bazılarını ise önce bütünlüklü bir şekilde yazıp, sonrasında kalemi, silgiyi karaktere teslim ettim.  

“Kırmızı  Etek” tek çocuk, biricik şimdilik.  Hatice Günday Şahman’ın valizinde ne var, Kırmızı Etek’e kardeş çıkacak mı valizden?

Öyle olmasını ümit ediyorum. Yeni öykü dosyası üzerinde çalışıyorum. Çok hızlı yazabilen biri değilim. Yazım aşaması önümüzdeki birkaç ay içinde biter ama malum koşullardan dolayı ne zaman yayınlanır bilemiyorum.

Yeni öykü kitabınızın en kısa sürede okurla buluşmasını diliyor, içten cevaplarınız için teşekkür ediyor ve son söz sizin, diyorum.

Son olarak özellikle belirtmek istiyorum, Kırmızı Etek yayınlandıktan bu kadar uzun süre sonra söyleşi yapmak istemeniz, kitabı tekrar güdeme getirmeniz beni çok mutlu etti. Duyarlılığınız ve özenle hazırladığınız sorular için yürekten teşekkürler.