ALİ TAŞ ADN.


“BAY DAKTİLODAN MEKTUPLAR”(*)


 

Aydan Ay’la tanıştığımızda, dikkati çeken şey de, Cumhuriyet gazetesinde de çalışan, bazı kaynaklarda yazısına rastladığım, Behzat Ay konusuydu. Yeni Adana gazetesinde 1993 yılından beri hazırladığım ve bazı çalışmaların oldukça emek ile zaman verilip, özgünlükle ortaya konulmaya çalışıldığı Çukurovalı sanatçılarla ilgili farklı şeyler sunabilmekti. Behzat Ay’ın da o günlerde doğum/ölüm yıldönümüne yakın bir zamanlamada, yayın bağlamında  “Sanat Gündemi” olarak anabileceğimiz bir çalışması olabilirdi. Babasının, Arslanköy’de açılmamış sandığı bu konudaki kaynağı daha da derinleştirerek önemli bir hâle getirebilirdi. O günlerde, sonunu getiremediğimiz böyle bir çabamız olmuştu.

            Hangi rüzgâr konusuna gelince; genetik olduğu kadar, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, İsmet Kemal Karadayı, Hasan Kıyafet, Dursun Akçam ve Halit Çelenk gibi, Behzat Ay’ın ailece görüştüğü yazarların Aydan Ay’ın yazınsal yönüne etki yaptığı düşünülebilir.

            “Bay Daktilodan Mektuplar”da “Matmazel’in Terekesi”, “Mösyö Jacques”, “Jülide Hanım”, “Remide”, “Hamal Hasan”, “Çayır Güzeli Adalet”, “Mina (Gassal), “Pansiyon 17”, “Bay Daktilodan Mektuplar”, “Baba, Birgün Döner misin?” ve “Yazlık Sinema” (134-141) adlı öykülerde, bir bölümü gurbetçilikte geçen, yaşamın içinden akan öyküler yer almaktadır. Bu arada, kitapta yer alan “Yazlık Sinema” öyküsü “İçindekiler”de bulunmamakla birlikte, onun yerine, “Sünnet”(134)  adlı öykü sayfa kaymasıyla yer almaktadır. 

            Aydan Ay, “Matmazel’in Terekesi”nde (s.7-14) Matmazel İsabelle karakteriyle olan sorgulama ve konuşmalarında, simge isim Misak Manouchian ile 1943 yıllarının Avrupasına, İspanya İç Savaşı’na, Fransız Direnişi’ne, Partizanlar’a götürüyor okuru. Karakteri iyi işliyor yazar. İkinci Dünya Savaşı’nda  ülkesi için yapmış olduğu hizmetlerden dolayı onur madalyası almış Matmazel İsabella…

            “Matmazel İsabelle’in gülkurusı ipek bluzunun üstüne taktığı ‘Legion D’Honneur’ madalyası, kalp atışları ve iç geçirmesiyle karışık hızlı nefes alıp verişiyle bütünleşmişti. Önce hızlı kalp atışları, sonra bu atışlarla madalyanın kımışldaması…”(s.8)

             “…Hayat zamanda değil, zamanın kullanışıyla var olur..” (s.8) vurgusuyla gerçekçi bir öykücü olarak, Aragon’un da onlar için şiirler yazdığını da belirttiği Misak Manoichan ve yirmi iki yoldaşına gönderme yapar yapar gerçekçi bir öykücü olarak. Burda tabii yirmi üç tezatı da orta yerde görnür.

 

          Tüfekler patladığında yirmi üçkişiydi

               Vakitlerindne önce gitti kalp veren yirmi üç

               Yabancı ancak kardeşimiz yirmi üç

               Hayata ölecek kadar tutkun yirmi üç

               Düşerken Fransa’yı haykıran yirmi üç (Aragon-Hatırlamak İçin Kıtalar)

 

            “Mözyö Jacques” de (s.15-29) İçeriği Paris kaynaklı olan ve yine o yıllara uzanan, “…Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus cephesinde savaşan Hans Leip tarafından yazılan, 1941’de popüler olmaya başlamış… Lily Marlene” ile açılan bir bay öyküsü… Şarkı, Nazi toplama kamplarındaki askerler tarafından radyodan dinleniyor. Nazi rejimine ve Nazi propagandası olarak kullanılmasına rağmen popüler olmayı başarmış. (s.17) Öykünün kahramanı Mösyö Jacques, Edirne’de doğamn bir Türk Yahudisi. Diğer bir öykünün kahramanı olan Matmazel İsabella ile kuzenler. Öyküde, Nazi Almanyası’nda, Yahudi Soykırımı’nın ilk izleri canlı tutuluyor… Önce, Almanya’daki tüm Yahudilerin kimlikleirne karakollarda kırmızı damga ve sonra da kimliklerinde kırmızı damga taşıyan Yahudilerin toplanıp Nazi kamplarına gönderilişi bol diyaloglu öykünün karakteri üzerinden yansıtılırken soykırım cenderisine okur sokuluyor… Haftanın iki günü çırılçıplak soyundurulmak buz gibi sularla son bulan bitki kontrolleri, her sabah ölümlerle uyanmak,  kurşuna dizlme kaygısıyla alınma ve bir paket sigaranın hayat kurtarması ve o an ki sevinç anlatılamaz… “

            “…Dışarıda kar soğuğu olmasına rağmen, ben her yeri adeta bahar gelmiş gibi görmeye başlamıştım. Kuru ağaç dalları sanki çiçek açmıştı. Kuşlar şarkı söylüyordu. Güneş gökyüzünden bana göz kırpıyordu. ..”(s.21)

            “Yaşasın özgürlük” sonrasında Madam Aimee ile tadılan mutluluk kısa sürer. Yazar onu, görsellik veren bir imgelemle kahramanı tarafından şöyle yansıtır: ”O yıllarda hayatımın bir köşesine sıkışmış mutluluğun, kocaman sisler içinden sıyrılarak bana geleceğini, geriye kalan ömrümde mutlu yaşayacağımı hissediyordum…” (s.22)

            Madam Aimee ile yaşanan birlikteliklerindeki bir müzikal ifadenin ilginç bir biçimde sanatlaştırmasına katkıda bulunur:”Eve dönünce sabaha kadar dans ettik. Ham de orada kaptığımız figürlerle Cancan dansını yapmaya çalışıyorduk. Bu dans, George Bernard Shaw’ın dediği gibi:’Yatay arzuların dikey bir ifadesinin müzik ile meşrulaştırılmasıdır.”…”(s.26)

             “Jülide Hanım” (s.30-43) adlı öyküde güncel bir toplumsal konu işlerinir. Kentsel dönüşüm projesiyle yerinden yurdundan edilen mahallenin duygusal ivmede taranması konu ediliyor. Gerçekçi olan bu öyküde toplumsal sıkıntılar ve insan vurgusu Jülide Hanım ile kaybettiği Faik Bey sarmalında vriliyor.

            “Remide” (s.44-56) kadın duyarlılığının farklı pencereden baktığı yaşamsal açıda, kadının sosyal dengesizlikler içerisindeki yaşamının zorlukları, acıları tepkisel türkülere de dönüşen duyumsatıcı bir yalın dille verilmektedir.  Yaşamın haroşa örgüsüne benzetildiği öyküde, Remide’nin cebine koyup gidemediği çocukluğuyla duyumsanır Paris.

            “Hamal Hasan” (s.57-67) bir emekçi öyküsü… Haydarpaşa Garı’nda hamallık yapan Bekir’in, hamallığa alıştırabilmek için yanına getirdiği oğlu Hasan’la Deli Ömer özel eğitim almak için devlet yardımı bekleyenlerden. Hasan, babası hamal Bekir’i, daha sonra da annesini kaybettikten sonra abisinin evine yerleşir. Bir süre sonra evini terk ederek yüzü, gözü, mor şişliklerle dolu olarak babaevine dönen kızkardeşleri Meryem ise, abisinin geleneksel bakışla “…döver de sever de” tavrıyla karşılaşır… Ardından, Meryem, kocası ve küçük ağabeyi Adapazarı depreminde can verirler. Sonuçta Hasan’ın kalakala bir abisiyle paragöz yengesi kalıyor. Daha sonra tarihinde üçüncü darbeyi yiyerek yanan Haydarpaşa Garı’ında yeniden trenle ulaşım sağlanması için yapılan Haydarpaşa Dayayanışması’nda kendine gelen ve yaşam mücadelesini sürdüren bir Hasan karşımıza çıkıyor. Adapazarı’na gitmeseydi belki bu olay olmayacaktı gibisinden, olaydaki gizli vurgunun çağrışım hâlinde olan öyküde, Meryem’in koca dayağı yeyip, abisinin evine sığındığında, abisinin ona söylediği şu sözler öyküye damgasını vuruyor: ”Kız Meryem, o erkektir, kocandır. Döver de sever de… Hakkıdır. Şimdi döver, beş dakika sonra gönlünü alır. Önemli olan kalp kırgınlığı olmasın. Sen, cahilsin. Doğruyu elbette kocan bilir. Adapazarı’na yerleşmek istiyorsa, kuzu kuzu peşinden gideceksin. Sen kuzusun, o senin çobanın. Yaşadığın sürece, kocan seni hep güdecek, Bunu o cahil kafana yerleştir…” (s.64) 

            “Adalet, kırmızı bir elbise giymişti, sarı naylon peruğu omuzlarına dökülmüştü. Başında, kırmızı kurdele sarılı hasır bir şapka vardı. Ellerini, siyah file eldivenlerle kapatmıştı. Yanaklarına, adeta elma şekerini andıran kırmızı bir boya sürmüştü. O kadar belirgindi ki… Kaç kat sürdüyse? İlk bakışta, göze çarpan nokta yanaklarıydı. Sonra, dudaklarından taşan kırmızı ruju… …”(Çayır Güzeli Adalet-s.68)

            Yalın ve duru anlatımında yaşamın içinden aldığı başat figürleri somut betimlemeleriyle aslına uygun olarak görselleştirmeye çalışan Aydan Ay yaşamın içindeki sıradan, özürlü ve yitik kahramanlarının öykülerinde direnir… “Hamal”daki Hasan ile Deli Ömer’in yanına, bir kadın portresi olarak “Çayır Güzeli Adalet”i de (s.68-77) yerleştirir.

“Mina/Gassal(s.78-92) adlı öykü de kadın duyarlılığına tiz noktada göz kırpan öykülerden biri… Kharon çağrışımıyla mitolijik gönderme yapılan; Arapça, Farsça, Estonca, Tatarca on iki anlamı bulunan bir isim olan öykü kahramanı Mina gasilhanede bir ölü yıkayıcısı. Onun ironik deyimiyle “ölenlerin seromoniyle uğurlandığı” kutsal bir meslek. “…Gassal aynı zamanda nefisleri yıkayan mürşit anlamına da geliyor…” (s.87) Mitolojik değinili de olarak emekle ölümün gerçekle felsefi bağlamda süren koşutluğundaki öyküde, Mutsuz Mina ile Mustafa arasındaki küllenmeyen aşk da geri dönüşlerdeki canlılıklarla sürer. Anasının gözüyle “yarı doktor bir devlet kadını sayılan” Mina, anıların direncindeki özlemcil bir aşkla, nefret uyandıran bir evlilik arasında yükselen ölü yıkayıcılığı günlerinde daha da hırpalanan canlı bir ölü gibidir adeta. “Mina/Gassal”  geçirdiği kazayla yaşamdan ayrılan ve ondan hamile kalan bebeğinin yaşamasına izin verilmeyen mutsuz bir anne olarak başkakıncı bir evliliğin kırılgan seanslarında gasilhaneye sığınarak yaşamını sürdürür.

            Duru ve yalın diliyle yaşam içindeki konuları bütün sıcaklığı ve sadeliğiyle öyküsüne çeken yazar Aydan Ay; öykülerdeki yoğunluklu ses kadının sesi, hâkim nokta kadın duyarlılığı. Aydan Ay’ın öykü penceresinin açıldığı bu duyarlılıkta “Pansiyon 17”, bir balıkçı kasabasında geçen, evlilik öncesi aşk takıntısının gölgesinde süren Ayşe Hanım’ın felçli balıkçı kocası Selman’la süren mutsuz yaşamı da “Mina”nın yanına konulabilecek bir öyküdür… Öyküdeki bir diyalogda Selman yerine Hakan yazıldığı da dikkatlerden kaçmış olabilir. (s.99)

            “Bay Daktilodan Mektuplar” (s.101-124), karşılıklı “erkek”, “kadın” söylemleriyle tutkulu bir aşkla dokunan günlüklerden oluşmaktadır… Masalsı sevinin şiirle bütünleştiği noktada ölümsüzleştirilmek istenen bir aşkın coşkusu duyumsanabiliyor. 

“Baba, Birgün Döner misin?” (s.125-133), Ankara’dan Siirt’e uzanan, Aydan Ay’ın otobiyoğrafik öyküsü diyebileceğimiz bir özellik taşıyabilir. “Daktilo tuşlarının metalik ritmil sesleri, gerekçeleriyle verilen kara tren vurguları, Ankara-Siirt-Paris üçgeninde, çocukluğunu cebine sıkıştırıp yollara düşmeler çocukluk günlerinden alıp başını gelen bir sevgi seli ve sonunda gerçekleşen kronik tutku.   

“…Gökyüzünün karanlığında ortaya çıkan, sarı çiçeği andıran yıldızların altında, etrafı kalın duvarlarla örülmüş derme çatma…, …Bir zamanlar mahallenin kültür ve sanat merkezi olan, somut imgelerle yansıtılan, Tarık Akan’lı, Türkan Şoray’lı filmlerin oynatıldığı  “Yazlık Sinema”… (134-141) “…Duvarların yarısı sarı, yarısı da mavi boyalı. Gişe penceresinin önünde bir kabloya dizilmiş renkli ampüller yanmakta. O akşam oynayacak filmin afişi, ağaçlara asılı…” Dahası, “…kol altlarında çiçekli, renkli minderler, film boyunca çintilecek kabak ve ay çiçeği çekirdekleri; gazoz, alaska, frigio içecekler, saçları limon suyuyla taranmış, genç kızları kesen hovarda takımı, film aralarında çişi gelen çocuklar, yapılan dedikodular, film kesildiğinde makiniste yapılan protestolarla süren gerçekçi yazlık sinema görüntüleri.

Ankara, Siirt, Erzincan, Paris çizgisinde seyreden Aydan Ay’ın kurgusal da olsa gerçekçi öykülerinde “aynı dölden türemiş”, “kapı gibi oğullar” (s.57), “beş boğaz” (s.59), “dev bir yalnızlık” (s.62), “Anababa günüydü” (s.78) ve “…Benim yanımda yüzün ütülenecek çamaşır gibi buruşuk…” (s.82)  gibihalk söylemi, imgesellik yanında benzetmeleri ve öyküsel ifadeleriyle yazar Aydan Ay; yurtseverlik, özverili, ezik, umarsız, özürlü, emekçi kahramanlarını, yaşamdan damıtılmış öykülerde gizil bir eleştirel göndermeleriyle yer verir. Yurtiçinden yurtdışına uzanan insan ve hümanizma odaklı evrensel öykü ekseninde yaşamdaki gerçekçi izleğini oluştururken; kendine özgü farklı bir öykü biçemi dürtüsüyle yola çıkar. Emekçiden, sosyal yaşam tatminsizliği yaşayan toplumun farklı katmanlardındaki kahramanlarıyla kurduğu öyküde Ay; bir hamalın yaşamından Nazi faşizmindeki Yahudi soykırımını işleyen yerelden evrensele bir çizgide öykülerini sürdürür.  

 

*(Bay Daktilodan Mektuplar/Öykü/Broy Yayınevi/Kasım 2015/144 sayfa)



YAZARLAR

  • Pazar 23 ° / 7 ° Güneşli
  • Pazartesi 23 ° / 7 ° Parçalı bulutlu
  • Salı 23 ° / 10 ° Sağanak
  • BIST 100

    1.329%-1,03
  • DOLAR

    7,8160% -0,71
  • EURO

    9,3622% -0,27
  • GRAM ALTIN

    449,47% -1,87
  • Ç. ALTIN

    741,6255% -1,87