YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İmam Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

ÖYKÜ: Recep NAS

Söyleşi: Adalet Temürtürkan

Ayşe Nilay Özkan : “SANA YALAN SÖYLEMİŞLER” DEN KALANLAR

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Remzi Karabulut...

Esra Sağlık: petrol ve papatya

Murat Cem Miman: TEKMİL FAVA

Buket DÜZGÜN-TAHTA ATLARI SÜRÜYOR ÇOCUKLUK

Levent Karataş-aşk tarifi

Gül Parlak, İclâl Nur ile “Kırlangıç Sabahı”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Zehra İPŞİROĞLU...

Öykü: Özcan Öztürk

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÇİĞDEM SEZER...

Murat Cem Miman: TEKMİL FAVA

TEKMİL FAVA

O sabah da güneş çoktan doğmuş, yolu yarılamışken Yusuf nefesiyle leş gibi kokuttuğu evde horlayarak uyuyordu. Oda fırtınaya tutulmuş, darmadağınıktı. Yere düşmüş evlilik fotoğrafı çerçevesi, halının üzerinde bir öbek kusmuk, etrafa yağmış yırtık fotoğraf parçaları, camı kırılmış büfe... Yusuf’un gece camla kesilen parmağı kanamaktan usanmış, katılaşmış, kararmış, ait olduğu vücudun uyanmasını bekliyordu.

Uyandı. Uyanır uyanmaz parmağındaki keskin ağrı “Günaydın,” dedi. Suratını buruşturdu. Ikınarak doğruldu. Etrafın dağınıklığı midesini bulandırdı, kustuğu yeri umursamadan tekrar öğürdü. Suratı kıpkırmızı, boynundaki damarlar parmak parmaktı. Uyandığı koltuğa attı kendini. Etrafa dağılmış kesik saç artıkları ona bir şey hatırlatmadı. Gece, sızmadan önceki “Sağda solda gevezelik yaptığını duyarsam ölün çıkar bu evden Allah’ıma. Lime lime doğrarım seni!” deyişi çınladı kulaklarında. Canan’ın köşeye sığınmış, minnacık olmuş, sinmiş bedeni canlandı belleğinde. “Canaaaan!” diye bağırdı. Sesi birkaç kez havada asılı kalınca kalkıp etrafı kontrol etti. Canan’ı bulamayınca rahatladı. Yattığı yerde başka kan izine rastlamamasına da sevindi. İnsanın ne yaptığını bilmez halden yapmamış olduğuna sevinir hale geçebilmesi için zıkkımdan arınması mı gerekirdi? Tuvalete gidip uzunca işedi. Yüzünü lavaboda yıkarken aynaya bakamadı. Yatak odasındaki ütülenmiş katlanmış kıyafetlerinden rastgele alıp üstünü değiştirdi. Çıkarttığı pantolonun arka cebinden cüzdanını aldı. Kilidi, kapıyı, ışığı düşünmeden çıkıp gitti.

Karısı Canan korkudan sabah olur olmaz komşusu Melahatlara gidip sığınmıştı. Yusuf’un uyandığında ne yapacağı belli olmazdı. Birkaç saatliğine de olsa sığıntı olmaktan, kaçmaktan, korkmaktan, korunmaktan utanmaya fırsatı olmuyordu. Dün gece “Tamam, yarına çıkmam,” deyip Kelime-i Şehadet getirdiğini hatırladı. Ne orospuluğu ne nankörlüğü kalmıştı o bağırışların içinde. Bunları duymak gücüne gidiyordu. Mahalle kimin ne olduğunu bilse de dudakları ölüm korkusuyla mühürlendiğinden gerçekleri söyleyemiyordu. Rastgele kırpılmış saçlarıyla komşusunun kapısına muhtaç olmak değil de o lafları duymaktı onu örseleyen. Dillere destan siyah saçlarına ağıt yakmayacaktı. Onu üzen, bir şeyi kaybetmiş olmasıydı da bulunca mı, yoksa bulmayınca mı rahat ederdi, bilinmez.

Melahat o gelir gelmez Osman’ı aradı.

Yine rezillik çıkarmış gece. Canan’ın saçlarını kesmiş. Şükür kötü bir durum yok. Gel konuş artık şu kardeşinle.” Rezillik çoktan mahallede ayyuka çıkmıştı. Kapalı toplum, sözde açık mahalle... Düğünlerde derneklerde ezberlenen tanışıklıklar... Birbirleri arasında dolanan altınlar, takılar... Kapı kapı dolaşan duyulmuşluklar... ‘Kimsenin kimseye dokunmayacağı’ yalanının örtüsü... Herkesin

mırıl mırıl sessiz kalacağının garantisi...

Osman kardeşini iki gün boyunca aradı. Dükkâna hiç uğramamıştı, akrabalardan gören olmamıştı, karakollar habersizdi. Haftası dolmadan telefon geldi. Yusuf, askerlik arkadaşının memleketindeydi. Osman yola koyuldu. Haber verilen sahil kasabasının meyhanesinde buldu onu, tekmil favasını karıştırırken.

Ağabeyini orada gördüğüne şaşırmadı. Ömrü boyunca kendisini ona emanet hissetmişti. Tastamam olamamasının gerekçesi bu olabilir miydi? Sanki ağabeyi ona aşılanmış ağaç gibiydi. Yusuf deli turunç, acı olmak istiyor, ama hemen ardından genzine bal portakal tadı geliyordu. Topaç gibi fırlayıp gidiyor, kısa süre sonra ağabeyinin avucuna hızla dönüyordu. Neredeyse her gün zıvanadan çıkıyor, sonra hemen yağ gibi çalışan menteşe oluyordu. İlk sorusu “Canan nasıl?” oldu.

Osman pardösüsünü çıkarmadan oturdu. Garson bardağı doldururken tekte “Dur!” dedi, “Ben yokum bundan sonra, demeye geldim. Son defa oturuyorum seninle. Bundan böyle yalnızsın. Canan’ı da teslim ettim annesine.”

Bu cümleleri ağabeyi ardı ardına hızlı mı söyledi, yudumları arasında yavaş yavaş mı, ayırt edemedi.

Gencecik bir kız emanet ettim sana. Dört yılda mahvettin her şeyi.”

Sesi hiç yükselmiyordu Osman’ın. Yusuf’un duygu yükü bulmasına izin vermeden sıraladı cümlelerini. Yusuf masadaki kırıntılarda gezindi gözleriyle. Dağılan, daha doğrusu dağıttığı hayatını düşünerek, “Neden kaçtığımı söyleyemem abi. Yalnız olmak istedim,” dedi. Osman doğruldu. “Kaçarken tek başına olamazsın, çünkü geride bıraktıkların vardır. Oysa korktuklarını kovalamak için kırmadan dökmeden çabalamalısın. Bundan sonra ne yapacağına sen karar vereceksin. Kaçmak mı kovalamak mı?” diye sorup arkasına yaslandı. Bir kelimeydi beklediği, ama her iki ihtimalde de ne yapacağının kararını çoktan vermişti.

Yusuf “Kaçmak,” deyip tabağındaki peyniri çatalın ucuyla didikledi. Kenarından küçük bir parça koptu. Kısa bir süre, evlenince fark ettiği ve fark ettikçe de kötüleşen, utandıran derdini anlatmayı düşündü, vazgeçti. Nokta koyar gibi tabağa çatalla tıklayıp kafasını kaldırdı. “Şimdi de kalkıp koşarak kaçasım var,” dedi, sanki iktidarsızlığı geçecekmiş gibi. Osman, rakı kadehi ağzındayken gözlerini hafifçe yumup açarak onayladı. Kadehi masaya bıraktı, Yusuf’a baktı. Kanıksadığı yüzünde yeni anlamlar aramaktan da sıkılmıştı. Orada ufuktan güneşin görünmesi gibi bir aydınlanma, bir kıpırdanış beklerdi. Oysa ay, gece yaydığı ışığı önemsemeden başına buyruk, sessiz ve yavaştan salınıyordu. Yusuf -bir cesaret- tek eliyle rakı ve su bardaklarını ümüklerinden tutup kaldırdı. Garsona döndü, “Al abicim bunları. Bitti. Bıraktım içmeyi. İçmeyeceğim artık.”

Osman için onlarca kez tekrarlanmış bu sahne baştan sona sahtelik gösterisiydi. Kadehini Yusuf’un şerefine kaldırıp “Hadi, hoşça kal,” dedi. Kalktığında, az kalsın sandalyesi devriliyordu.

Hakkım benden yana helal olsun. Ama o kızcağızınkini bilemem. Nasıl başardıysan artık, bir türlü yapamadığın çocuğu da düşürdü. Aferin sana!”