Mehmet BABACAN, Eğitimci- Yazar ve Şair


KÖY ENSTİTÜLERİ DENEYİMİNDEN ALINACAK DERSLERİN BİRKAÇI


Kapatılalı yetmiş yıla yakın zaman geçmiş olmasına karşın, Köy Enstitüleri’nin bir türlü unutulmayışına bazı çevreler şaşıyorlar. Bu şaşkınlar, genelde iki grupta toplanıyorlar. Birinci grupta gericiler, yobazlar, bağnazlar, kısaca Aydınlanma’ ya düşman olan karşı devrimciler yer alıyor.

Bunların kökenleri de dayandıkları düşünce sistemi de amaçları da bellidir. Bunlara şaşmıyoruz.

İkinci grupta ise, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi olduğunu söyleyen, aydınlanmayı ve aydın olmayı savunanlar yer alıyorlar. İşte bunlara şaşıyoruz: Çünkü: “Bu Köy Enstitüleri de neyin nesi? Artık bıkkınlık verdi” diyenler, çoğunlukla bu grupta..

Böyle diyenler:

*Ulusal Kurtuluş Savaşını ve ulusallaşma sürecini bilmiyorlar demektir.

*Cumhuriyetin anlamını, doğuşunu ve ulus- devlet kavramını bilmiyorlar demektir.

*Cumhuriyet’in yarattığı kültür seferberliğinden; o atılımdan doğmuş olan Anadolu Aydınlanma Hareketinden ve onun meyvelerinden habersizler demektir.

Kuşkusuz birileri çıkıp, “Ben Köy Enstitüleri’ni bilmek zorunda mıyım? Diyebilir.

Ona derim ki: “Evet Cumhuriyetçiyim diyorsan; Atatürkçüyüm diyorsan; aydınım ve yurtseverim diyorsan, Köy Enstitülerini bilmek zorundasın. Elbette bu zorunluluk “Nostaljik” anlamda değildir.

Kuşkusuz Köy Enstitüleri, o dönemin “Köylü-Ulus” gerçeğine göre programlanmış özgün kurumlardı.

Atılımın özü, köyden alınan çocuğu bilgi ve becerilerle yurt, ulus ve evrensel insanlık sevgisiyle donatarak, çevresine yabancılaşmamış bir öncü-aydın olarak köye göndermekti. Türkiye’nin eğitim-öğretim ve kültür atılımına damgasını vurmasına karşın, ihanete uğrayarak kapatılan Köy Enstitülerini yeniden açmanın elbette olanağı yoktur. Ancak koşulların değişmesinden doğan bu olanaksızlık, Köy Enstitüleri deneyiminden ders alınmasına engel değildir. Hatta ders almak bir zorunluluktur.

Köy Enstitüleri deneyiminden hangi derslerin çıkarılması gerektiğine yönelirken birkaç soruya yanıt vermeliyiz:  

1- Köy Enstitülerini Yaratan Koşullar Nelerdi?:

a) Birinci Dünya Savaşında yenilmiş ve vatanı emperyalistlerce paylaşmış bir halk idik.

b) Dişimizi tırnağımıza takarak bir Kurtuluş Savaşı verdik ve bağımsızlığımızı kazandık. Taş taş üstünde kalmamış bir toprak parçasıydı kurtardığımız vatan. Ama tartışmasız bizimdi. Üzerinde kurduğumuz Ulus-Devlet bizim devletimizdi.

c) 1923’te övünçle kurulan bu devletin amaçları büyüktür ve nettir.

* Türkiye halkı laik-demokratik bir cumhuriyetle yönetilecektir.

* Türkiye toplumu, en kısa zamanda çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılacaktır.

* Bu atılımlarda biricik kılavuz pozitif bilim ve teknoloji olacaktır.

c) Atılımların temel gücü olması gereken Anadolu halkı, yüzyıllarca ümmetçi bir toplum olarak yaşamış, Ortaçağ kavramlarıyla beyni yıkanmış, ulusalcılık deneyimiyle yeni tanışmış, okuma-yazma oranı %8’lerde olan koskoca bir ‘Köylü Millet’ tir.

d) Bu nitelikteki ulusu o büyük hedeflerin dinamik gücü haline getirebilecek tek yol eğitim- öğretimdi. Bir an önce en pratik ve en üretken sistemi kurup bir seferberlik atılımıyla sokmak gerekiyordu.

2- Böyle Bir Sisteme Dayanak Olacak Pedagojik Yaklaşımlar Nelerdir?:

a) Dünyanın en saygın eğitimci pedagoglarından Pastalozzi’ye göre: “Yetiştirilecek kimseler, bir mesleğe hazırlanmak için doğal yeteneklerinin, bireysel isteklerinin gösterdiği yöne doğru götürülmelidir. Onlar için bunlardan daha iyi yol bulunamaz.”

b) Gene dünyaca saygın eğitimci Hohn Dewey’e göre: “Okul, kendi kendini yöneten bir toplum olmalıdır. Beceriklilik bilgiden önce gelmelidir. En faydalı olan en gerçek sayılmalıdır. “Okul küçük bir toplum olmalıdır”

c) Köy Enstitüleri’nin babası İsmail Hakkı Tonguç’un görüşü de yukarıdaki eğitim bilimcilerle tıpa tıp çakışmaktadır.

Tonguç görüşünü şöyle özetler:

“Halk / ulus her türlü değeri yaratmada ve toplumsal öğütlenmede tükenmez bir hazinedir.”

“Dünyada en üstün varlık, asıl değer yaratıcı olan insandır, insan elidir. El, insanı öteki yaratıklardan ayıran en verimli organdır.”

Eğitim-öğretim programları konusunda da şöyle der:

“Eğitimde program, birey-toplum ve çevre dengelerini gözü önüne almadan, bunları pedagojik kapsam içine alamaz. Öğretimi hayata geçirmenin, yani tümüyle yaşamsal ve dünyaya özgü kılmanın öneminden ve gereğinden söz ediyorum.”

3) Bu İlkeler Nelerdir?

a) İŞ İçinde İş Ve Üretim İçin Eğitim İlkesi: Eğitim-öğretimin ayrılmazlığını, bu ayrılmazlığın iş içinde somutluk kazanabileceğini ve “kişilik” gelişiminin bu yolla sağlanabileceğini gösteren ilke.

b) Kitle Eğitim İlkesi: Bilginin yaşam savaşımı için kazanılması gerektiğini; her türlü eğitim-öğretim işine, çevrenin en kötü koşulları içinde başlamanın önemini; niteliğin nicelikten, yani büyük çoğunluktan çıkabileceğini, yani amatörlük ruhunu öne çıkaran ilke.

Son 150 yıldan beri savunula gelen bu ilkeler. Köy Enstitüleri deneyimiyle- kısa bir dönemde de olsa- Türkiye’de uygulanma şansını bulmuştur.

Bu saptamalardan sonra, Köy Enstitüleri’nin sağladığı yararları özetlersek, alınacak dersleri daha anlaşılır hale getirmiş oluruz.:

1- Yurt düzeyine dağılımı özenle yapılmış olan 21 Köy Enstitüsü’nün giderek bölgenin üniversitesi haline geleceği ve 1960 yılına kadar ülkenin eğitim-öğretim sorunlarının tümüyle çözüleceği plana bağlanmıştı. Başarılanlar, başarılacakların en somut güvencesiydi.

Bu doğrultudan sapılmamış olsaydı, günümüzde yaşadığımız:

* Eğitim-öğretim birliğinin bozulması olmazdı ve 8 yıllık kesintisiz temel eğitim kavgası vermek zorunda kalmazdık.

* Gericilik, yobazlık, bağnazlık ve karşı devrimcilik gırtlağımıza sarılacak boyutlara hiç mi hiç gelemezdi.

* Kentlere doğru sel gibi akan göç problemini yaşamazdık, ülkenin üretim güçlerini başarılı kılmak çok kolay olurdu.

2- O günlerin ekonomik çıkmazları içinde bile, döner sermaye yöntemiyle kendi giderlerini karşılayabilecek düzeyde gelir sağlayabilen o kurumlar, çağın gelişen bilimsel- ekolojik olanaklarıyla donatılarak devam ettirilseydi, ülke ekonomisine sağlayacağı katkıyı düşünebiliyor muyuz?

O kurumlar, bilim kurumları için en temel gereksinim olan “ Yönetsel özgürlük” ilkesine tam anlamıyla kavuşmuş olmazlar mıydı?

3) O kurumlarda savaşımı verilen, ulusal kültürle, evrensel kültürü bütünleştirme ve kültürü, sanatı merkez alan bir bütünlük içinde geliştirme amacına ulaşabilseydik; insan hak ve özgürlüğüne yaklaşımımız tartışılır mıydı; demokrasimiz önce sancıları yaşar mıydı?

4) Çevresine yabancılaştırmadan yaratılan çağdaş insandan daha iyi kim çözebilirdi çevrenin sorunlarını?

5) Öğrenilen bilgilerin kullanılabilirliğini sağlayan, insanı ezbercilikten kurtaran, eğitim öğretimin ayrılmazlığını somut hale getiren “İş içinde, iş ve üretim için eğitim” ilkesi günümüze kadar uygulansaydı, üniversite kapılarında yığılmalar; diplomalı, diplomasız işsizler ordusu olur muydu?

6) Üretimin içinde sürdürülen o eğitim, gerçek demokratik eğitimdi ve öğrencinin yönetime katılması hiç yadırganmamıştı. Çünkü bu yaklaşım “demokrat insan” yetiştirmenin de en sağlıklı yoluydu.

Hiç kuşku yok ki, öyle bir eğitimin, “Emekten yana politik eğitim” anlamına geldiği de açıktır.

İşte tüm gericilerin, çıkarcıların ve karşı devrimcilerin amansızca saldırması bu yüzdendi..

Yaşananları irdelerken, alınacak dersler öylesine açığa çıkıyor ki, söylenecek çok şey kalmıyor. Şu kadarını eklemek gerekir ki, Köy Enstitüleri’nin sık sık dile getirilişi bir nostalji değildir.

O dönemin gerçeklerine göre kurulan Köy Enstitüleri’nin dayandığı ilkesel öz şuydu:

* Bireyin bilgi ve becerisini yeteneğine göre geliştirmek.

* Bireyi, toplumun değerleri içinde, ama vazgeçilmez bir öğe olduğunun bilincine ulaştırmak.

* Atatürk ilke ve devrimlerinin erdemini özümletip, koruma ve geliştirmede ödevleri bulunduğunu kavratmak.

* Bireyi, mutlaka üretken ve başarılı kılmak; değerlendirmede ölçüt olarak üretime katılmayı temel almak.

* İnsan hak ve özgürlüklerine saygılı olmayı ve sahip çıkmayı vazgeçilmez saymak.

* Ulusal kültür değerlerini geliştirip çağdaşlaştırarak, evrensel kültür değerleriyle kaynaştırmak.

* Yurt ve ulus sorunlarının çözümlerine katılmayı yurttaşlık görevi saymak.

Bugün bu ilkeler gerekli değil mi; insanlarımızın bu değerleri kazanmasına karşı mıyız?

O günlerdeki uygulamaların, üretim planlamalarının, köylü toplumuna yönelik olduğu, onun sorunlarını çözmeyi amaçladığı doğrudur.

Ancak, şimdi köylümüz yok mu?  Sorunları yeni yeni boyutlar kazanmış durumda.

Kentlerimiz, gün geçtikçe, kent mi, köy mü belirsiz hale geliyor. Bunalımlı toplumlarda “Değer erozyonu” kaçınılmaz bir sonuçtur.  Öyleyse, ülkemizin bugünkü sorunlarını çözecek insanı, o günlerdeki gibi tarlada, bahçede değilse bile- ki, gerekirse o da yapılacaktır- atölyelerde, laboratuvarlarda, fabrikalarda, ama mutlaka “iş içinde, iş üretim için eğitim” anlayışıyla yetiştirecek eğitim sistemini ve ona göre okulu kurmak zorundayız. Bu yaklaşım, elbette 1940’ların köy enstitüleri olmayacak; ancak, neden 2000’lerin “Enstitüleri” olmasın…



YAZARLAR

  • Salı 33 ° / 17 ° Güneşli
  • Çarşamba 31 ° / 15 ° Güneşli
  • Perşembe 32 ° / 15 ° Güneşli
  • BIST 100

    1.454%-0,48
  • DOLAR

    8,3039% 0,38
  • EURO

    10,1282% 0,89
  • GRAM ALTIN

    489,87% 0,28
  • Ç. ALTIN

    808,2855% 0,28