ALİ TAŞ ADN.


“ÖLÜMSÜZ OLDUĞUM ZAMANLAR”(*)


Muammer Kırdök’ün “Ölümsüz Olduğum Zamanlar” adlı ilk romanı nostaljik bir süreçteki bellek sorunlu, silinen olgular, merak uyandıran ama algı olgusunu içerik olarak önemli bir noktaya yerleştiren duygusal eğimli bir roman. 

Roman, özgün ve güçlü bir dilin çatısını oluşturan kurguyla örtüşür. Dili diyaloglarla sağlamlaştıran yazar, kurguda merak olgusuyla okuru oltaya takar yazar romanın başında. İçeriğe gelince; zor bir işe soyunur yazar.

Yazar, hiçlikten dem vuran nihilist bir tavra yakın duygulanımını romanın başında verir..”…Bütün yüzler birbirinin aynısı değil miydi zaten, bütün sesler birbirine benzemiyor muydu?(s.14) Sonra sürdürür:”…Bellek anımsayan değil unutan, yaşananı ve duyumsananı silen bir yetiydi.”(s.14) Roman kahramanının, babasıyla ilgili bir bilinçaltı sorunu olduğu da algılanıyor. Silinen bir bellek olasılığı yerini koruyor… Yazar, babası öldüğü halde, “Müzeyyen hala nasıl?” diye babasına halasını soruyor. Babası da, Müzeyyen halanın ejderha kuyruğu getirdiğini söylüyor…(s.15)  Abartı ve yaşanmamışlık yanyana. Romanın sonunda, nişanlısı Lale’den söz etmiyor.  40-50. sayfada roman merak öğesini de etken kılarak devingenleşiyor.

”Başımı yastıktan kaldırıp gözlerimi bir süre odanın sessizliğine diktim, ortalığı kolaçan ettim.Dolunayın kurşun renkli cansız ışığı her nesneyi pıhtılaştıran donukluğuyla bahçe kapısının camından ve tozlanmış pencereden oluk oluk içeri doluyor, yatağımın üstüne boydan boya serilip ışıldıyarak yorganımın engebelerinde dolaşıyor, olanca parlaklığıyla çıplak duvarlarda yansıyıp çelimsiz odayı kendi egemenliğine sokuyordu…”(s.40) 

Semira defterini nişanlısı Lale için kapatmaya karar verir ama Besaret Efendi’nin dükkânında Naciye Hanıma rastlayınca durum değişir.Saatçı Zekâi Usta’nın yakını olan Semira’yı bulmak için, itibar mah. Sokaklarındaki karanfil pansiyonunun yolunu tutar Taklit sanatçısı Tokalızadelerden merhum Sıtkı Beyin oğlu Müşerref Efendi’yi bularak, (saygın) saatçi Zekâi Usta’ya ulaşmak ister. (s.94)

İçerik, sağ-sol çatışmalarını yaşandığı  yetmişli yılara ait gibi. Müşerref Efendi radyo haberlerini dinliyor. (s.155). Müşerref Efendi’nin oğlu siyasi cinayete kurban gitmiş. Anarşide ölenlerin listesini tutuyor. (s.37)

            Bu arada, eleştirel göndermeler yerini buluyor… Aslında taklit sanatçısı Müşerref Efendi karekterinin gönderme yaptığı nostaljik tuluat sanatı ve kumpanyalarların bugün stand-up-show vb. züppeliğine bürünmesini de gerek sanat ve gerekse Karaman Efendi’nin de kulaklarını çınlatarak, erozyona uğrayan Türkçe ve ölen tuluat sanatı adına adına yozluk olarak gizil bir eleştiri yapar gibidir yazar. (s.150)

Sanatsallığını betimsel yönde kullanan dizeler de yer yer yolumuzu kesmektedir…

”…Ayağa kalktığından beri suratından eksilmeyen sevecen gülücükler şimdi azalmış, yüz kasları gerilmeye başlamıştı. Yanaklarından aşağı inen sınanmış gülücükler  ağır ağır eriyor, sıcaklığını yitirerek dudak uçlarında oluşan bir oyukta birikiyordu…”(s.143)

 

*HAN…

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı.

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar.

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar.

Han konusu…

Duralayacaksınız tabii… Çünkü bugün Han’dan otellere, motellere geldik…

Oysa; “kutsal sükûnetiyle geçmişin damıtılmış yalnızlığına kilitlenen Kuşkalmaz Hanı”… (s.193) geçmişin insan trafiğinin çok yoğun olduğu bir olgu…

Han deyince ilkin Faruk Nafiz’in hanı usuma gelir; sonra bizim Tuz Hanı; ardına da  Kuşkolmaz Hanı….

Gidiyordum gurbeti gönlümde duya duya.

 yolundan Orta Anadolu’y.

İlk sevgiye benzeyen ilk acı,ilk ayrılık.

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık.

“Han Duvarları” otantik yapıdaki sanatsal ve kültürel yerini hep korur… Geleneksel şiirin önemli yapıtlarından biri olan Faruk Nafiz’in Osmanzade Hamdi Bey’e ithaf ettiği “huduttan huduta atılanları” betimleyen o dizelerle sevdası, ozanlığı gizli kalmış Maraşlı Şeyh Oğlu Satılmış’lardan Kuşkalmaz Hanı’na kadar gönderme yapar.

Garibim namıma Kerem diyorlar.

Aslı’mı el almış haram diyorlar.

Hastayım derdime verem diyorlar.

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben.

Sıra geldi bizim Tuz Hanı’na…

            Kundurucıların egemen olduğu, arkası arasta olan Tuz Hanı’ydı çıraklığımızın geçtiği… Ustalarımız sandalye üzerine çıkarır bizleri birbirimizle horoz gibi öttürerek kapıştırırlardı. Hiç unutmam bir keresinde de, dillere destan Boksör Ramazan’ın kardeşi boksör Hasan ile beni, kollarımızı her iki yana çarptırırken horoz gibi öterek hasır iskemleler üzerinden yere atlattırarak güreş yaptırmışlardı. Dahası gelen tatlıcıları “bir ona ver, bir buna ver” diyerek tatlısını saklayıp sonra da parasını verdikleri Tuz hanıydı. Zort çekmeleri meşhur olan kunduracı ustalarının en hoşlarına giden şeylerden biri de  çıraklarını minare gölgesi  ile keçi boynuzu almak için Çerşi Yusuf’a göndermeleriydi. Amaç Çerçi Yusuf’u kızdırmak değil miydi? Şimdi o hanlardan bir eser mi kaldı yazarın dediği gibi… Çocukluğumuzdaki çıraklık günlerimizin anılarını gözlerimizde tutarak o hanın köhne meyhanesine doksanlı yıllarda her pazartesi akşamı görüştüğümüz bir ozan arkadaşımla birlikte az da gitmemiştik hani… Şimdi bu hanlar öldü… Ancak Muammer Kırdök gibi yazarların romanlarında yerini bulabilmekte.

 

*(Ölümsüz Olduğum Zamanlar/Roman/Muammer Kırdök/Nisan 2009/332 sayfa) *(Çıtlık dergisi/Temmuz 2019)

 



YAZARLAR

  • Pazar 28 ° / 15 ° Bulutlu
  • Pazartesi 32 ° / 18 ° Bulutlu
  • Salı 29 ° / 16 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    1.408%0,03
  • DOLAR

    8,0614% 0,68
  • EURO

    9,6770% 0,74
  • GRAM ALTIN

    460,45% 1,36
  • Ç. ALTIN

    759,7425% 1,36