ALİ TAŞ ADN.


“PILI PIRTI ŞİİRLER”(*)           


            Bizde bir laf vardır hani, biri birine kızdığı zaman “pılını pırtını topla git!.” derler. Coşkun Karabulut da, şiirsel söylemini denk düşen bir tanımla da, pılısını pırtısını toplayıp gelmiş şiire… Eskiden yeniye seçkin örnekler var bu “Pılı Prtı Şiirler” arasında.

“…/ölüm: hepsinin üstüne bir çizgi.” (s.6) derken; çizgi çekilmiş olmanın kuyruk acısıyla, hayal kırıklığı yaratan ihanet suçlamalarının terekede yer alması da var… İşte… Varisleri ölümcül bir hüzne boğacak skandal o haber!.:”vasiyetimdir//her şeyi /zamana bırakıyorum..”(s.5)

 

AŞK      

aşk birinin

yerçekimini unutup            

uçmaya kalkışmasıdır

***                                                                                                                                                                           sonra     

kafa göz dümdüz

yürek külhışır  (s.8)

Çoşkun Karabulut, tanık olduğum kadarıyla şöyle bir 25-30 yıllık şiir serüveninde insan, yaşam, doğa üçgeninde izleklerini ironik bir dille oluşturur. Doksanların Adana Belediyesi antolojisinde de yer alan işte bu “Aşk” şiirini de o boyutuyla anımsayabiliyor insan. “Geceler”, “Ölüm“ gibi şiirleri de,onun adına her zaman anımsanabilecek bir şiirsellik olarak bir tarafa not almak gerekir.

 

GECELER          

herkesin dörtnala geçtiği   

gece çölünden      

yürüyerek geliyorum         

düşe kalka

toz içinde

***        

sabahlara geç kalışım bundan

siz geldiğime şükredin (s.73)

Yalın, sade bir ifadesi var Coşkun Karabulut’un… Şiirin ritmsel iç müziğindeki kuran söz diziminde dilin günlük konuşma rahatlığıyla gizli bir besteyi yansıtırcasına. Şiirin gerçeğiyle şiirin gerçeğini kendine özgü çağrışımlı bir ironiyle buluşturan Coşkun Karabulut sokaktaki insanı da okutarak gülümsetebilen bir çağdaş ozan olarak düşünülebilir.

 

GÜN DOĞUMU

gün akşamla birleşti

güneş kıpkırmızı

karanlıktan korkmuyorum

geceler güne gebe (s.84)

Her kitabın kendine göre bir hikâyesi vardır. “Pılı Pırtı Şiirler”in hikâyesi de işte böyle bir hikâye…

Akılcı, ussal, açık, kapalı, halk şiiri, hece, dörtlük, aruz vb. olarak ozanlar farklı kulvarlarda koşabilir. Burda önemli olan koşulan kulvarlarda şiirle start alınıp, şiir ipini göğüsleyebilmektir.

Coşkun’un şiirinde yaşam, doğa çizgisindeki özgün sosyolojik gözlemlerin başarılı olmasıdır. Onun kulvarı; Özdamir Asaf’tan Can Yücel’e, İbrahim Yıldız’dan Sunay Akın’a  uzanan bayrak yarışında koşanlardan biri olarak, kendine özgü şiir tadıyla var olmasıdır.

Coşkun Karabulut “Taramak Gökyüzünü” ve “Bizim Olan Ne Var ki” ile çıktığı bu şiir kulvarlarında Orhan Veli’nin okurundan Cemal Süreya’nın okuruna kadar dengeli bir okur çizgisi kurarken, sözcük ekonomisi, kinaye, ironi gibi gülmece yanı ağırlıklı şiirlerden kendi çizgisini oluşturdu. Hayatın gerçeğini kendine özgü bir ironiyle yorumlayan Coşkun’un o kitapları hakkında doksanlı yıllarda dergilere yazmıştım. 

Bir de sevgili romancı dost Çetin Yiğenoğlu’nun Çukurova Gazeteciler Cemiyeti Başkanı olduğu o yıllarda Yavuz Bildik ve Coşkun Karabulut ile birlikte bazı gazeteci dostların da katıldığı Salı toplantıları yapardık. Şarkı, türkü geçişlerine bağlanan bu toplantılarda az söylememiştik. Hatta, Çukurova Gazeteciler Cemiyeti Türk Sanat Müziği Korosu’nun kurulması bu toplantılardan sonraya rastlar.

            Dönelim Coşkun’a… “Pılı Pırtı Şiirler”, “Kolay Görünen Zor” (deneme) Tabii anlattığımız o yıllardan bu yana çok zaman geçmiş. Emekli olup Ölüdeniz’e yerleşen Coşkun, Ölüdeniz Belediyesi Kültür Müdürü olarak her yıl etkinlikler de yapıyordu bir ara. Daha sonra bizi de çağırmıştı.  

 

*İNSAN-YAŞAM-ELEŞTİRİ:

            Onun son şiirlerinden biri de yine kinayeli ilginç bir tezatın buluşmasında oluşan çağrışım yüklülük taşır. Hani derler ya, nasıl okursan oku… İşte öyle bir şey.

 

TEŞHİS               

sol’unum yolları tıkanmış  

can çekişiyor                      

memleket (s.35)   

İnsan/toplum bağlamında dönemsel kıyaslamasının “Kafa” şiirinde:“kimi görsem yolda/’ne olacak memleketin hali’ diyor/ayağa düştü gündemi/içki meclislerinin/ikinci kadehten sonra/başlardı oysa/ülkenin sorunları//neyse/ülkece kafaları bulduk sonunda/yaşasın (s.78) dizeleriyle altı çizilirken; “…/Tertemiz bir çevre için/herkesin yakasına/… yeşil yaprak takması karşısında;”…/Tertemiz bir toplum için/hangi renkte/neremize ne taksak/ bilmem ki” (s.71) dizeleri de halkın sesine erişen bir özellik taşır.

 

            KAPUT BEZİ

               eskiden beri                        

               ölülere kefen için kullanılan kaput bezine

               “amerikan bezi” denir

               benim ülkemde    

               ***        

               halkımın öngörüsüne

               şapka çıkarıyorum (s.88)

               Karabulut’un insan ve doğasıyla hani bu ironinin de bazı yönleriyle eleştiriyi de içine alarak uzanan çizgisinde, “Kaput Bezi” örneği, halkın yaşamından, dilinden derlediği gündem isim ve sözcüklerle ülkenin geçmiş tarihine gizil eleştirel göndermelerle; “Bozulma/Yozlaşma” gibi bir duyarlılık ve içerik kaygısıyla “gökdelenler/size baktıkça/gök-süm daralıyor”(Daralma-s. 11) örneği eleştiriyi, kendi sanatının temel taşı olan çağrışımlarla eleştirel bir bakış açısı olarak gülümseterek uzatır önümüze.

“Dünya üzerinden geçen milyarlarca insanı düşünüp; “Aza çoğa baktığı yok aslında/Sürümden kazanıyor zaman” (s.80) diyen Karabulut; “kurban bayramı, … yılbaşı/…/ucuza gidiyor hindiler derken “taşı gediğine koyar”: “ve her zaman olduğu gibi/iyi para ediyor sığ-ırlar” (s.12) Sığır sığır anladık da, nedir bu “sığ-ırlar” Herhalde, “sığ”ların “ır” çalması gibi bir muzipliği dönüştürür şiire.

 Bunun yanı sıra… Eleştirel değinilerde ironinin yerini bulduğu sağ gösterip sol vuran anlamalara ne demeli…

            Karabulut, ”bütün dünyaları bir incir çekirdeğini doldurmayan insanları” servis yapar şiirine. “en adaletli şey dünyada/gölgesidir insanın/zencisi kara/beyazı kara” (Adalet-s.7) dizeleriyle adaleti ararken, kendisi, ”gökten üç elmanın üçünün de kafasına düşmesi”ni (s.10) bekler. ”yüreğim/aile mezarlığı mübarek/…” (s.69) yakınmasının ardından “Telef edilme acısıyla satılan şiir kitaplarına“ haklı bir çağrışımlı telif hakkı göndermesi yaparken, hemen ekler konuşma dili tadındaki banko kinayeyle: “benim sevdiklerim/şiir gibi/seninkiler hikâye” (Fark-s.66)

            Coşkun’u görsem, “şiirlerini sevdim” diyeceğim ama “Kıskanç” bir adamdır, Cem Karaca gibi “Namus Belâsı”na çevirmesinden korkulan(!..) bir sürdürüde;  “Sevmesin diye benden başkası/şiirlerime sakladım”(Kıskançlık-s.79) dediğidizelerinin yanı sıra:“şiirlerimi sevmeye/yürek ister/..” diyerek de konuyu “serde erkeklik var/…” örneği “…/namus meselesi”ne bağlar! Sonra da “…/Adem aldı Havva’sını/ben aldım Aydın havasını” (s.85) diyerek her şeyden vazgeçer! “attım yüreğimi/camdan aşağı/sen yiyeceğine/kediler yesin//gel pisi pisi”(Sitem-.22) der de belki kim bilir!

Kafayı yemiştir belki de; biz dönmüş diyelim:“…/ne çok kalabalık oluyorum gitgide/ara ki bulasın kendimi.” (s.17) yakınmasıyla titizliğine. İşte böyledir sonuçta. “…/sen oralı olduğun halde/hiç oralı olmuyorsun” (Terspektif-s.17) gibi dizelerde şiirinin can damarı olan kinayeli ironinin gülmeceye el verdiği zamanlar az değildir Karabulut poetikasında. 

Karabulut şiirinde biçimle olduğu kadar, özdeki gerçeğiyle şiir yerini bulur. Biçimin kıvamıyla, o gerçeğe erişmenin tadı okuru şiire çeker. İşte bu da öyle bir şey…

 

*YAŞAM-DOĞA- ÖLÜM

“ölen kim diye merak edip baktığında, kendini boylu boyuna uzatılmış gören” ozan; yanlışlıkla bir çizgi de kendine çekip, körkeseye gider; “aşermenin ve gebelik” illegalliğinin bedeli öderken itiraf eder ozan:

yeni bir şiire gebeyim

aş/k/eriyorum (Mevsimsiz Arzu-s.14) 

Bankacıdır ya, ilgilenir bazen; “toprağa yatırım/ölü yatırımdır” diyen ozan ölümle yaşam cephesinde kavşağı kendince yorumlayıp, şiire ulaşırken “toprağın bol olsun“ (s33) tümcesiyle yine kendine özgü o yalın kinayecilikle şiirine yön verdirir. “aslında/ölümden korkmuyorum o kadar/ne de ölümden sonra/nereye gideceğim kaygılandırıyor beni//…//yanımda bunlar olsun/dönersem bir daha geri/namerdim” (Sarıkamış Özlemi-s.53) ”topraktan gelip, toprağa dönme hükmünü…” vurguladığı şiirini bitirirken; “nedendir/gelişimiz dolambaçlı bu denli/gidişimiz dobra dobur/ve harbi” de (Reklam mı-s.19) derken, ihanetine bir şiir de yazar:

 

ÖLÜM

bizler     

doğanın bir anlatımı değil miyiz       

kendince              

***

ne de güzel anlatırken tam               

şu sözünü geri alması yok mu          

***        

öldürüyor insanı (s.32)

Ah!.. Sevgili Coşkun.. Sen çok önceden görmüşsün teknolojik gelişmeleri! Bırak nüfus sayımları gibi toplumsal tanımlamaları, para sayma makineleri evlere girdi bile…

 

SAYIM SUYUM                                                                                                                                      

öyle paragöz olmuş ki herkes                                                                                                                  

böyle giderse korkarım                                                                                                                           

nüfus sayımlarında artık                                                                                                                         

para sayma makinasıyla sayacaklar bizleri (s.54)

                                                                                                                

            *SONRASI…

            “dünyaya/ilk gözlerimizi açınca/anayı görüyoruz//daha sonra da babayı” da (s.83) diyen şairin sosyolog gerçekçiliği de tuttuğu söylenebilirken; “Şimdi Emekli Olduk” haberini de pek iyi vermez:”Geldik birin dördüne/aldık üçün birini!” (s.46) der; “Kadının Adı Yok” diyenlere de karşı çıkar, babasının bozulacağı bir şeydir… “…//zira/her nereye gittiysem/anamın adını sordular/hep” s.61) dizeleri de dilinde vardır.

 

            KATI

               Tarihe karıştıkça

               ar namus             

               gelecekte en gözde meslek olacak    

               ar/keoloji (s.ç89)

”yalnızlığı üşümek ” (S.20) gibi bir soyut imge de şiirinin kanatlarına vuran Coşkun Karabulut, “Suya sabuna dokunma” (s.42), “Sakla zamanı gelir zamanı” (s.38) gibi özdeyişlerden yola çıkıp, “sap gibi ortada kalma” esprisini şiirine yedirmeye çalışan; “pılısız pırtı:”Pılısını kaybetmiş/pırtı kadar yalnızım” (s.59) diyerek de yollara düşüp,  “Kendine bir renk olarak akla karayı seçen” (s.53); gökle yeryüzünün farkını, ”gök;/ bir dikili ağacı bile yok/bir de nazarlık takmış/masmavi” (Maşallah-s.49) dizeleriyle ortaya koyan, kağıt gemilerle Akdeniz’e açılan, yaşamdaki hüzünlü yüzümüzü gülümseten şiirimizin Nasrettin Hoca’sı bir şair dostumuzdur.

 

HEYHAT

küçük küçük kağıtlardan

gemicikler yapmışım          

sahici denizlerin ortasına   

içinde sahici adamlar

çoluk, çocuk kadınlar        

seferlere salmışım              

***        

vay benim aptal kafam      

terk edin terk edin gemileri

önce çocuklar ve kadınlar (s.59)

 

*(Pılı Pırtı Şiirler/Bence Kitap/Eylül 2012/90 sayfa/9.-TL)

 



YAZARLAR

  • Pazar 28 ° / 15 ° Bulutlu
  • Pazartesi 32 ° / 18 ° Bulutlu
  • Salı 29 ° / 16 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    1.408%0,03
  • DOLAR

    8,0614% 0,68
  • EURO

    9,6770% 0,74
  • GRAM ALTIN

    460,45% 1,36
  • Ç. ALTIN

    759,7425% 1,36