Ahmet ERDOĞDU


BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA ÇANAKKALE CEPHESİ  (I)

18 MART DENİZ ZAFERİ


Değerli okurlar,

Bugün Çanakkale Deniz Zaferi’nin 106. Yıldönümü. Öncelikle bize böyle bir zafer kazandıran atalarımızı sevgi, minnet ve saygıyla anıyoruz.

Çanakkale’de Türk milleti; kendini yok edip tarihe gömmek isteyen Emperyalistlere karşı, kendisine biçilen kefeni parçalayarak ölmüş ama vatanından bir santimi dahi vermemiştir. Çanakkale Savaşıyla bir millet yüzyılların baskısını, sindirilmişliğini üzerinden atmış, yedi düvelin karşısına çelikten bir kale gibi dikilmiş ve “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ”’i ülkesine gelen işgalcilere kabul ettirmiştir.

Çanakkale bir destandır. Biz de Çanakkale Destanı’nı yazanlardaki Çanakkale Ruhu’nu bize anlatması için Emekli Tuğgeneral Mustafa Kemal Tutkun’a sorduk.

Deniz Savaşı ve ardından gelen kara savaşlarını Tutkun Paşa o günleri adeta yaşar gibi bize büyük bir coşkuyla anlattı.

Değerli Okurlar, bu söyleşimizin tamamını gazete sayfalarımıza koyamıyoruz. Söyleşimiz bittikten sonra gazetemizin internet sayfalarında “ÇANAKKALE DOSYASI” olarak bulabileceksiniz.

A.E.- Birinci Dünya Savaşı’nın sebebini kısaca izah eder misiniz?
M.K.T.-  28 Haziran 1914 tarihinde fiilen başlayan Birinci Dünya Savaşı’nın sebebi de, devletler arasında ortaya çıkan ekonomik vs. sorunların masa başında çözülememesi olmuştur. Bu bilmem kaçıncı dünya savaşı veya düşük katılımlı savaşlarda da yine böyle olacaktır.

A.E.- Avrupa’da bu savaşın taşları döşenirken Osmanlı Devleti ne durumdaydı?

M.K.T.- Osmanlı Devleti 1683 tarihinden itibaren gerileme ve toprak kaybetme sürecine girmiş ve en son Balkan Savaşları sonunda Çatalca önlerine kadar çekilmek zorunda kalmıştı. Bu önemli toprak kayıplarının yanında Osmanlı Devleti ekonomik anlamda da bağımsızlığını büyük ölçüde kaybetmişti.

Örneğin Birinci Dünya Savaşı başladığında Osmanlı’nın hazinesinde 92 bin lira vardı. Bu durum değil savaş masraflarını, olağan giderleri, hatta memur aylıklarını bile karşılayacak durumda değildi. Daha da önemlisi; Osmanlı ordusu savaşmaktan bıkmış, savaşma azim ve iradesini büyük ölçüde kaybetmiş ve kapsamlı bir reform ihtiyacı ortaya çıkmıştı.

A.E.- Bu şartlarda Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinin sebepleri neler olabilir?

M.K.T.- Birinci Dünya Savaşı’nın çıkışına sebep olan ekonomik yaşam alanları ve doğal kaynakların büyük çoğunluğu, 18. Yüzyıldan beri “Hasta Adam” tanımlaması yapılan Osmanlı Devleti toprağıydı. Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya başta olmak üzere Avrupa devletlerinin kendi aralarında yaptıkları ikili veya çoklu, açık veya gizli görüşmelerde İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Suriye, Irak, Basra, Filistin, Mısır, Lübnan ve Anadolu coğrafyasının hangi devletlerinin egemenliğine verileceği tartışılmaktaydı.

A.E.- Anlaşıldığı kadarıyla Osmanlı Devleti’nin savaşa girip girmeme konusunda bir tercihi olamazdı. Ama hangi blokta olacağı noktasında nasıl bir gelişme olmuştur?

M.K.T.- İlk ittifak teklifini “Geleneksel dost” dediğimiz İngiltere’ye yaptık ama bu teklif reddedildi. Sırasıyla Bulgaristan, Fransa, Rusya, Yunanistan ve Romanya’ya yapılan ittifak teşebbüsleri de kabul edilmedi. Sonunda “Denize düşen yılana sarılır” misali Almanya’ya yanaşmak zorunda kaldık.

A.E.- Bildiğim kadarıyla Almanya da bu birliktelikte pek gönüllü değildi. Bu şartlarda Almanya Osmanlı Devleti’ni neden İttifak Devletleri bloğuna kabul etti?

M.K.T.- Hindistan’a ulaşabilme adına Anadolu’yu bir basamak olarak görüyordu. Sonunda bu birliktelik siyaseten verilen bir kararla gerçekleşti.

A.E.- Osmanlı Devleti ile Almanya arasında gizli bir ittifak anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın hangi hususları kapsadığını açıklar mısınız?

M.K.T.- Osmanlı Devleti Aralık 1913 tarihinden bu yana ordusunun ıslahı adına işbirliği yapmakta olduğu Almanya ile 2 Ağustos 1914 günü yeni bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşma gereğince Almanya bir plan dâhilinde geri ödenmek üzere Osmanlı Devleti’ne beş milyon lira kredi ve askeri yardım yapacak; ayrıca bu güne kadar sadece danışmanlık hizmeti verdiği Osmanlı ordusunda komuta görevlerinde de bulunacaktı.

Bu hüküm gereğince artık ilerleyen aylarda Alman Generali Liman von Sanders Gelibolu Yarımadası’nı savunmakla görevlendirilen 5. Türk Ordusu Komutanı olabilecekti. Keza Osmanlı Devleti’nin seferberlik planlamasını yapmakla görevli Genelkurmay 2. Başkanı olarak da bir Alman Generali Bronsart Paşa tayin edilecekti.

A.E.- Osmanlı Devleti 2 Ağustos 1914 günü Birinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmış ve 8 Eylül günü de kapitülasyonların kaldırıldığını ilan etmişti. Bu bildirgeye kapitülasyonlardan istifade eden devletlerin tepkisi ne oldu?

M.K.T.- Bu karara müttefikimiz Almanya ve Avusturya- Macaristan dâhil istifade eden tüm ülkeler şiddetli tepki gösterdiler. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın tepki göstermeleri normal karşılanabilirdi.

Şaşırtıcı bir şekilde Almanya’nın tepkisi “Eğer İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı’nı zorlarlarsa parmağımızı bile oynatmayacağız” şeklinde, Avusturya-Macaristan’ın tepkisi de “Siz bize sormadan nasıl böyle bir karar alırsınız?” şeklinde oldu.

Müttefikleri olan Osmanlı Devleti’nin güçlenmesi adına yaptığı bu tasarruf Almanya ve Avusturya - Macaristan’ı dahi rahatsız etmişti. Hâlbuki memnun olmaları gerekiyordu. Daha da ileri giderek müttefiklerimiz Almanya ve Avusturya - Macaristan, savaş halinde oldukları İngiltere, Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlı Devleti’ni protesto ettiler.

Bu gelişmeler, o günlerde olduğu gibi bugün de uluslararası ilişkilerde birlikteliğin sınırını tayin etme açısından önem arz etmektedir.

A.E.- İstanbul’a gelen iki Alman savaş gemisini satın aldığımızı ilan ettik, Gemilere Osmanlı bayrağı çektik ve askerlerine Osmanlı üniforması giydirdik. İsimlerini Yavuz ve Midilli olarak değiştirdik. İngiltere de bu gelişmelere önemli bir tepki göstermedi. Sebebi ne olabilir sizce?

M.K.T.- Osmanlı Devleti Yunanistan’ın aldığı iki savaş gemisine karşılık İngiltere’den iki savaş gemisi sipariş etmiş, gemilerin paralarını ödemiş ve teslim almak üzere personel bile göndermişti. Ancak savaş başlayınca İngiltere bu teslimden vazgeçti. Bu gelişmelerle paralel olarak her ne hikmetse üç değil iki Alman savaş gemisi İngiliz donanmasının takibinden kurtulmak adına Osmanlı Devleti’ne sığınacaktı.

 Bu gemilerin güvertelerine İstanbul’da asılan pankart da çok ilginçti: “İngiltere tarafından aldatılmış Osmanlı Devleti’ne Almanya’nın hediyesi.” 

Bu gelişmeler karşısında şu sorunun cevabını iyi düşünerek verelim: “Bu gemileri bir satın mı aldık yoksa bu gemiler mi bizi satın aldı?

A.E.- Bu gemilerin Osmanlı donanmasına katılmasıyla birlikte Alman Amiral Souchon da Osmanlı Donanma Komutanlığına getirildi. Bu süreç Amiral Souchon komutasındaki Osmanlı donanmasının Karadeniz’e açılarak 28/29 Ekim 1914 gecesi bazı Rus limanlarını bombalaması ve bazı Rus gemilerini batırması ile devam edecekti. Bu gelişmelere tarafların tepkileri ne oldu?

M.K.T.- Bu haberi duyan Alman Islah Heyeti Başkanı Alman Generali Liman von Sanders “Tanrıya Şükür!” derken, Amiral Souchon da ”Türkleri bir barut fıçısının içine attım ve Osmanlı Devleti ile Rusya arasında harbi ateşledim” yorumunu yapacaktır.

Enver Paşa, sevincini saklama ihtiyacını bile duymamıştır. Bahriye Nazırı Cemal Paşa, haberi Serki Doryan Kulübünde briç oynarken duymuş ve “Allah Allah nasıl olur, benim haberim yok ki!” diyerek şaşkınlığını göstermiştir. Sadrazam Sait Halim Paşa da savaş yanlısı Enver, Talat ve Cemal Paşalara “Memleketin hayatıyla oynuyorsunuz” ikazında bulunmak zorunda kalmıştır.

A.E.- Osmanlı donanmasının Rus liman ve gemilerini bombalamasına misilleme olarak İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin 3 Kasım 1914 günü Çanakkale Boğazı’nın girişindeki tabyalarımızı bombaladıkları söylene gelmiştir. Misilleme sadece bununla mı kalmıştır?

M.K.T.- Tabii ki hayır. Aynı gün Rusya Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eder.

5 Kasım’da savaş ilan sırası İngiltere ve Fransa’dadır. Aynı gün İngiltere Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ilan eder. 6 Kasım günü İngiltere İran’daki Abadan rafinerilerinin emniyetini sağlamak ve zengin petrol yataklarına sahip olan bölgeyi ele geçirmek üzere Basra Körfezi’nde Fao Adası’na asker çıkarır. Aynı gün Rus donanması da Zonguldak iskelesini ve kömür ocaklarını topa tutar.

12 Kasım günü Türk Ermenilerinin lideri Bogos Nubar Paşa İngiltere’ye “Kilikya Ermenileri, İskenderun, Mersin veya Adana’ya yapılması muhtemel çıkarmayı desteklemek için gönüllü yazılmaya hazırdırlar. Dağlık mıntıkadaki Ermeniler de Türklere karşı ayaklanacaklardır” mesajını gönderir. Osmanlı Devleti bu gelişmeler karşısında 14 Kasım günü “Cihad-ı Mukaddes” ve tüm İtilaf Devletleri’ne savaş ilan eder. Hâlbuki Balkan Savaşları sonunda Yunanistan’la imzalanan antlaşma henüz yürürlüğe bile girmemiştir. Yani daha Balkan Savaşı bitmeden ve Balkan faciasının yaraları sarılmadan yeni bir savaşa girilmiştir.

A.E.-  Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi’nin önemi nedir?

M.K.T.- İtilaf Devletleri de Hindistan ve Ortadoğu pazarlarını ve bu pazarlara giden yolları emniyete almak adına İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına yönelik bir harekâtı planlamaya aldı. Bu sayede müttefikleri Rusya’ya da ulaşmak mümkün olacaktı.

Sonuçta İttifak bloğu Osmanlı Devleti’nin başkentinin savunulması, İtilaf bloğu da Osmanlı Devleti’nin başkentinin bir an evvel ele geçirilmesi ve “Hasta Adam”ın yok edilmesi adına İstanbul’a giden yolda ilk engel olarak görülen Çanakkale Boğazı’nın geçilmesine önem ve öncelik verdi.  Bu süreçte İtilaf bloğunda İngiltere’nin bir türlü kabullenemediği ikili ve gizli antlaşmalarda Rusya’nın payına düşen İstanbul’u Rusya’dan önce ele geçirmek istemesi, Fransa’nın da İngiliz donanmasının yalnız başına İstanbul’a girişinin milli gururlarını sarsacağı ve çıkarlarını tehlikeye sokacağı endişeleri, Rusya’nın da “İngiltere İstanbul’a bir girerse bir daha çıkmaz, aman ben de katılayım” öngörüleri arka planda durmaktaydı.

Böylece asgari müştereklerde mutabakat sağlanması üzerine Çanakkale cephesi muharebelerinin adı konmuş oluyordu.

A.E.- Çanakkale Boğazı’nın savunulması kapsamında alınan tedbirlerin son durumu nasıl idi?

M.K.T.- Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı bünyesinde Boğaz’ın savunulması kapsamında Nara Burnu – Bigalı Kalesi ile Seddülbahir - Kumkale arasında kalan Boğaz sularına döşenen mayın hatları ile bu hatların emniyetini sağlamak üzere Boğaz kıyılarına inşa edilen sabit ve seyyar tabyalardan söz edilebilir.

Boğaz’ın sularına toplam 403 mayının kullanıldığı 11 mayın hattı inşa edilmiştir. Bu mayın hatlarını ateşle korumak amacıyla Boğaz girişinde “Giriş Tahkimatı” olarak isimlendirilen Anadolu yakasında Kumkale ve Orhaniye Tabyaları ile Avrupa yakasında ise Seddülbahir ve Ertuğrul Tabyaları (Dört tabya) ; Boğaz’ın en dar yeri olan Çimenlik Kalesi – Kilitbahir arasını kontrol edecek şekilde “Merkez Tahkimatı” olarak isimlendirilen Anadolu yakasında Anadolu Hamidiye, Anadolu Mecidiye, Çimenlik, Nara Tabyaları ve Avrupa yakasında da Namazgâh, Rumeli Hamidiye, Rumeli Mecidiye ve Değirmen Burnu Tabyaları (Sekiz tabya) inşa edilmiştir.

İlaveten Giriş ve Merkez Tahkimatı arasında “Obüs Bölgesi” olarak isimlendirilen ara bölgeye de muhtelif cins, çap ve sayıda seyyar top, obüs ve havanlardan oluşan Anadolu yakasında Dardanos, Kepez, Mesudiye, Akyarlar (Cevat Paşa) ve Erenköy, Avrupa yakasında da Tenger, Soğanlıdere, Baykuş, Yıldız ve Kumburnu bataryaları yerleştirilmiş; bu bölgede ayrıca bol miktarda sahte mevziler inşa edilmiştir.

Bu tabya ve bataryalar Almanya’dan alınan yeni toplarla takviye edilmiş ve Anadolu Hamidiye Tabyası’nda Alman personelin yardımıyla yapılan eğitim sonucu top mürettebatının eğitim noksanlıkları tamamlanmıştır.

Boğaz’ın kıyılarının savunulması kapsamında ise, 9. Tümene bağlı 25. Alay Boğaz’ın Anadolu yakasında, 26. Alay Boğaz’ın Avrupa yakasında Morto Koyu ile Kabatepe arasında, 27. Alay da Saros Körfezi’nde kıyı savunma görevindeydi.

A.E.- Çanakkale cephesinde bu gelişmeler olurken Mustafa Kemal’in durumunu açıklar mısınız?

M.K.T.- Bilindiği gibi Kolağası Mustafa Kemal Birinci Balkan Savaşı başladığında Trablusgarp’taydı. Alelacele tayinin istedi ve İkinci Balkan Savaşı’ndan önce Gelibolu’da bulunan ve Gelibolu Yarımadası’nı muhtemel çıkarmalara karşı korumakla görevli Akdeniz Mürettep Kolordu Komutanlığı karargâhına tayini çıktı.

Bu görevi esnasında Gelibolu Yarımadası’nı adım adım dolaştı ve savunma planlarını hazırladı. İlerleyen dönemde Enver Paşa’yla ilişkileri bozulunca Sofya Ataşeliğine tayin edildi.

 Seddülbahir ve Kumkale’nin 3 Kasım 1914 günü bombardımanını müteakip 9 Kasım günü durumun giderek kritikleşmekte olduğunu görerek Birinci Dünya Savaşı kapsamında kendisine herhangi bir cephede rütbesine uygun bir görev verilmesini teklif etti.  Bu teklife hemen olumsuz cevap verildi.

Israrla daha aktif görev isteyen Mustafa Kemal,  29 Ocak 1915 günü Çanakkale Boğazı ve Gelibolu Yarımadası’nı savunmakla görevlendirilen 3. Kolordu’ya bağlı 19. Tümen Komutanlığı’na tayin oldu. Yarbay Mustafa Kemal hemen görevine katıldı ve 25 Şubat günü Maydos’a (Eceabat’a) intikal etti.  27 Şubat’tan itibaren 9. Tümene bağlı 26 ve 27. Alaylar 19. Tümen bağlanarak Yarbay Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Ece Limanı ile Morto Koyu arasındaki kıyı hattının savunulması ile görevlendirildi. Bu görevlendirme 12 Nisan tarihine kadar devam edecekti. Bu esnada Anadolu yakasının kıyı savunulması görevi de 9. Tümene verilmişti.

A.E.- Çanakkale Boğazı’na saldırı görevini yürütmekle görevlendirilen Amiral Carden’in hazırladığı saldırı planını kısaca izah eder misiniz?

M.K.T.- Birinci evrede Giriş tahkimatı susturulacak ve Çanakkale Boğazı’na girilecek; ikinci evrede Boğaz girişinden Kepez’e kadar Obüs Bölgesi’ndeki top, obüs ve havanlar tahrip edilecek; üçüncü evrede Boğaz’ın en dar yerindeki Merkez tahkimatı susturulacak; dördüncü evrede de mayın hatlarının temizlenmesi, Boğaz’ın en dar yerine hâkim olan savunma düzeninin tahribi tamamlanacak ve Marmara Denizi’ne girilecekti. Bu maksatla Amiral Carden emrine üç deniz tümeni ile bu tümenlerde görevli 12’si savaş gemisi olmak üzere 62 muhtelif gemi verildi. Bu miktar ilerleyen günlerde artacaktı.

A.E.- Merkez Tahkimatı’nın susturulmasına yönelik olarak İtilaf Devletleri Birleşik Filosu’nun Boğaz’a yönelik saldırısı 18 Mart 1915 günü başlayacaktır. O tarihe kadar Birleşik Filo’nun Boğaz’da yürüttüğü faaliyetleri özetler misiniz?

M.K.T.- 19 Şubat günü Boğaz girişindeki tabyalarımızın bombardımanı başladı. 25, 26, 27 Şubat günleri  bombardımanlar devam ederken, Seddülbahir’e bir tahrip müfrezesi çıkarılmak istendi. Ancak karaya çıkan müfreze süngü muharebesiyle geri püskürtüldü. 4,5 ve 7 Mart günlerinde de bombardımanlar devam etti ve 7/8 Mart gecesi Nusrat mayın gemisiyle gizlice bu koya diğer mayın hatlarına dik olarak bir mayın hattı, 11. Mayın hattı döşendi.  18 Mart günü, buraya döşenen 26 mayın çok işlevsel olacaktı.

 

                        

                                                             Nusrat Mayın Gemisi

A.E.- Tanımlama konusunu tartıştıktan sonra şimdi gelelim 17 Mart akşamına… Kısaca savunma tedbirlerinden bahseder misiniz?

M.K.T.- Boğaz savunmasından sorumlu Cevat Paşa komutasındaki Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı 9. Tümen ve 11. Tümen ile 2. Ağır Topçu Tugayı ve Erenköy Ağır Topçu Bölge Komutanlığından oluşmaktaydı.  Bu komutanlığın Maydos’ta genel ihtiyat olan ve Yarbay Mustafa Kemal’in komutasındaki 19. Tümene de emir verme yetkisi bulunuyordu.

Boğaz’ın iki tarafındaki tabyalar ve bataryaların durumu daha önce izah edilmişti. Bu mevzilerde 230 top, obüs ve havanımız bulunuyordu. 403 mayınla oluşturulan 11 mayın hattımız da aktif hale getirilmişti. 9. Tümen bir alayıyla Anadolu yakasında, 19. Tümen iki alayıyla Gelibolu Yarımadası’nda kıyı savunmasında, 11. Tümen de Ezine’de toplu halde bulunmaktaydı.

A.E.- Birleşik Filo’nun saldırı planı nasıldı?

M.K.T.- Amiral de Robeck komutasındaki Birleşik Filo emrinde; dört İngiliz savaş gemisinden oluşan 1. Deniz Tümeni, sekiz İngiliz savaş gemisinden oluşan 2. Deniz Tümeni, dört Fransız iki İngiliz savaş gemisinden oluşan 3. Deniz Tümeni ile bir uçak gemisi, yedi denizaltı, 21 mayın tarama gemisi, 30’dan fazla bot ve muhtelif yardımcı gemilerden oluşan toplam 100 parçalık donanma – toplam 712 namlu - bulunuyordu.

Birleşik Filo, birinci hatta bulunan 1. Deniz Tümeni ile Boğaz’a girecek ve Merkez Tahkimatı’na ateşe başlayacak, 3. Deniz Tümeni 1. Deniz Tümeni’ni takip edecek ve Merkez Tahkimatı’nın sağ ve sol yanındaki bataryalarımızı ateş altına alacak, 1. Deniz Tümeni Merkez Tahkimatı üzerinde üstünlük sağlayınca 3. Deniz Tümeni 1. Deniz Tümeni arasından geçip Merkez Tahkimatı’na ateşe devam edecek, son olarak da 2. Deniz Tümeni Merkez tahkimatı’na yakın mesafeden ateşle baskıya devam edecekti. Ayrıca General Hamilton komutasındaki Akdeniz Seferi Kuvveti de iki İngiliz tümeni, iki Fransız tümeni ve iki tümeni bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu ile adalarda ve gemilerde bekleyerek İstanbul’un işgalinde kullanılmak üzere Birleşik Filo’yu takip edecekti.

A.E.- Şimdi gelelim 18 Mart sabahına…

M.K.T.- Saat 08.15’te Birleşik Filo’ya mensup savaş gemilerinin Limni Limanı’ndan çıkışları başladı.

Saat 10.30’dan itibaren Boğaz’dan giriş yapan 1. Deniz Tümeni’ne mensup savaş gemilerinin ağırlıklı olarak Merkez Tahkimatı’na yönelik uzun mesafeli atışları saat 11.00’dan itibaren başladı. Denizden ateş yağmuru devam ederken, istihkâmlarımıza ölüm yağarken Birleşik Filo’dakilerin kendi kendilerine sordukları tek soru vardı: “Türkler nerede?”

Aslında bu sorunun cevabı açıktı: Mermimiz sınırlıydı; ayrıca düşman savaş gemilerinin menzilimiz içine girmelerini bekliyorduk. Cevat Paşa karargâh dışında olduğundan muharebeleri Kurmay Başkanı Yarbay Selahaddin Adil Bey idare ediyordu. Merkez Tahkimatı ağır bombardıman altındaydı ve Çanakkale yanıyordu.

Saat 12.20’den itibaren 3. Deniz Tümeni savaş gemileri 1. Deniz Tümeni savaş gemilerinin arasından geçerek muharebeye katıldılar. Bu arada düşman savaş gemileri de Merkez Tahkimatı bataryalarının tesirli menziline girmişlerdi. Asıl muharebeler bu saatten itibaren başlayacaktı.

Yaptığımız atışlardan çok bunalmış olmalı ki, Fransız doktor duygularını “ Acaba durum nedir? Biz mi düşmanı dövüyoruz, yoksa dayak mı yiyoruz?” şeklinde ifade ediyordu.

İngiliz ve Fransız savaş gemileri birer birer yara almaya ve savaş dışı kalıp Boğaz’ı terk etmeye başlamışlardı. Bu arada Dardanos Bataryası’nda altı şehidimiz vardı.

Saat 13.30’da her iki taraf için de bombardıman yoğunluğu en üst düzeye çıkmış, her iki taraf varını yoğunu ortaya koyma yarışına girmişti. Sabah saatlerinde kendisine verilen “Deniz temiz” raporu doğru değildi. Hasar gördüğü için geri alınan Fransız Bouvet zırhlısı saat 13.45 sıralarında Erenköy Koyu’nda Nusrat’ın döşediği mayınlardan birine çarparak üç dakika içinde sulara gömülmüştü.

          

                                                       Batırılan Fransız Bouvet Gemisi

Saat 13.47 olmuştu ki, Amiral de Robeck yara alan ve muharebe dışı kalan savaş gemilerinin çokluğu nedeniyle,   2. Deniz Tümeni’ni zamanından önce muharebeye sokma emrini verdi.

Gelişmeler karşısında Amiral de Robeck sinirden, şaşkınlıktan saçlarını yoluyor ve durmadan “Bu baş belası Türkler çıldırmış. Bu güce karşı koyacaklarını mı zannediyorlar? Çıldırmış bunlar, çıldırmış!” diye bağırıyordu.

Saatlerin 16.11’i gösterdiği dakikalarda Yüzbaşı Hakkı Bey’in Nusrat’la kurduğu tuzağın yeni misafirleri vardı. Mayına çarpma sırası İrresistible savaş gemisindeydi.  Yara aldığı için geri çekilme emri verilen gemi Erenköy Koyu’nda aradığını bulmuştu.  Ağır hasar gören bu gemi de 19.30’da Boğaz’ın dalgalı suları ile buluşacaktı.

Saat 16.50’de İrresistible savaş gemisinin de mayına çarptığını öğrenmesi üzerine Amiral de Robeck 2. Deniz Tümeni’ne geri çekilme emri verdi. Bugünkü muharebelerden bahsederken Rumeli Mecidiye Tabyası’nı ihmal edemeyiz. Rumeli Mecidiye Tabyası bugünkü muharebelerde ağır zayiat vermişti.

Saatlerin 17.30’u gösterdiği dakikalarda bataryada sağ kalanların hedefi, durmadan ateş kusmaya devam eden Ocean savaş gemisiydi. Edremitli Seyit, Niğdeli Ali’nin yardımıyla vinci hasar gören topun namlusuna sürdüğü 215 kiloluk mermi ile bu ateş makinesine ağır hasar verdirdi. Hasar gören savaş gemisi geri çekilirken yine Yüzbaşı Hakkı Bey’in kapanına takılacak, bu geminin de saat 22.30 sıralarında Boğaz’ın dalgalı suları ile buluşması sağlanacaktı.

Saatler 17.50’yi gösterdiği sırada Amiral de Robeck, “Artık söndü” sandığı bataryalarımızın hala zinde ve bütün toplarıyla savaşmakta olduklarını görünce Birleşik Filo’ya “Savaşı kes ve üslerine dön!” emrini vermek zorunda kaldı.

A.E.- Bu sonuca Amiral de Robeck ve Churchill’in ilk yorumları ne oldu?

M.K.T.- Amiral tek tek batan ve muharebe dışı kalan zırhlıları gördüğünde “Kader beni bu hale mi düşürecekti?” Diye hayıflanacak; Deniz Bakanı Churchill de felaket haberi geldiğinde “Bu not Çanakkale Cephesi’nden geliyor, umarım kesin zaferimizin müjdesidir” dedikten sonra nota göz atar atmaz rengi sararacak ve elini başına vurarak “Eyvah, şimdi mahvolduk!” diye inlemeye başlayacaktı.

A.E.- Cevat Paşa 18 Mart gününü nasıl değerlendirmiştir?

                                                  

                                                                    Cevat Paşa

M.K.T.- Cevat Paşa anılarında, 18 Mart gününe ait en kıymetli anı sorulduğunda, “Güneşin son ışıkları ile Boğaz’dan perişan halde çıkmakta olan düşman filosunun görüntüsüydü” diye cevap verecekti.

Cevat Paşa’ya göre bu başarıda en büyük pay, en ağır ve en tehlikeli durumlar karşısında kutsal vatan için hayatlarını feda edinceye kadar büyük bir sükûn ve tevazu içinde görevlerini yapmaya çalışmış olan şehitlerimize aitti.

Bu muharebeyi, bu onur mücadelesini, sanılmasın ki sadece topla, tüfekle, mayınla kazandık. Bunların en mükemmelleri karşı tarafın elinde değil miydi? 17 Mart günü tüm dünya ağız birliği yapmış gibi İstanbul sonrasının hesaplarını yapıyordu. Ama onların unuttuğu bir şey vardı. Onların kin ve kan bürümüş gözleri Cevat Paşaları, Seyit Onbaşıları görememişti.

Mehmetçiklerin bu akşamki karavanasında zafer yemeği vardı: Etli kuru fasulye, bulgur pilavı, un helvası. Başta Edremitli Seyit Onbaşı olmak üzere dileyene dilediği kadar ekmek…

Cevat Paşa 18 Mart günü çok şen; yayınladığı emir de duygu ve övgü doluydu:

“Birçok yerden kutlamalar almakta olduğumu müjdelerim. Düşmanın bundan sonra girişeceği bombardımanlarda da elde edeceği sonuç bundan farklı olmayacaktır.

A.E.- Bugünkü muharebede tarafların hasar ve zayiatın ne kadar olmuştur?

M.K.T.- Bugünkü muharebelerde 26 şehit, 53 yaralı olmak üzere 79 kaybımız oldu. 18 Alman askeri hayatını kaybetti. Beş topumuz hasar gördü. 230 top/obüs/havanımızın 82’si fiilen muharebeye katıldı. Muhtelif cins ve çapta 2 bin 233 mermi, mevcut top mermisinin 1/3’ini harcadık. 11 mayın hattımızdan sadece biri tamamen etkisiz hale getirilebildi. Kalan 10 hatta 377 mayın sapasağlam durumdaydı.

Birleşik Filo’nun zayiatı 800 kişiydi. Üç savaş gemisi, yedi mayın tarama gemisi battı, dört savaş gemisi ağır hasar gördü. Churchill’in tabiriyle, Birleşik Filo’nun 1/3’i imha oldu. Toplam 712 toptan 279’u muharebelere katıldı. Bu toplardan 44’ü hasar gördü.

 

A.E.- 18 Mart günü elde edilen başarıyı kesinlikle küçümseyemeyiz. En azından buna mağlup olan devletler karşı çıkar. Ancak ülkemizde Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi muharebeleri söz konusu edilince her nedense ilk önce 18 Mart 1915 günü hatırlanır. Nitekim bu dar kapsamlı düşüncenin bir yansıması olarak 1992 yılında Çanakkale’de kurulan üniversiteye de bu günün anısına bir isimlendirme yapılmış ve “Çanakkale 18 Mart Üniversitesi” denmiştir. Hâlbuki biraz tarih bilen şunu sormaktadır: Mademki Çanakkale’de bir üniversite kurulacak ve onun ismi olarak geçmişimizdeki tarihi bir olaya gönderme yapılacak, o halde neden Birinci Dünya Savaşı Çanakkale Cephesi muharebelerinin sonucunda elde edilen başarıda ön plana çıkan Anafartalar muharebelerinin anısına bu üniversiteye “Çanakkale Anafartalar Üniversitesi” ismi verilmedi? Daha kapsayıcı olmaz mıydı?

M.K.T.- Ben de zaman zaman aynı şeyi kendi kendime sormuşumdur. Çünkü Çanakkale’de 18 Mart İlkokulu vardır, neden 18 Mart Orta Okulu, 18 Mart Lisesi yoktur? Bir de 18 Mart Üniversitesi vardır. Bu durum en üst düzey eğitim kurumunu küçümseme anlamına da gelebilmektedir. Çanakkale’de bir üniversite kurulması ve isim konusu gündeme geldiğinde, “18 Mart” ile “Anafartalar” isimleri çok tartışılmış, son güne kadar “Anafartalar “ ismi ön plandaydı ancak ne olduysa yasal düzenleme “18 Mart” olarak yapılmıştır. Bunun sebebi tabii ki o dönemin siyaset kurumunun tozlu raflarında bulunmaktadır. Kanaatim odur ki, “’Anafartalar’ dersek bu eğitim kurumunu da Atatürk’le birlikte anmak zorunda kalırız. Nemelazım ’18 Mart’ diyelim de hiç olmazsa Atatürk’ten bahsetmezsek kimse ‘Neden Atatürk yok?’ diye soru soramaz.” diye düşünülmüş olabilir.

                                                                                                                                    Devam Edecek…                                                                                                

MUSTAFA KEMAL TUTKUN KİMDİR?                               

Emekli Tuğgeneral Mustafa Kemal Tutkun, 1952 yılında Çanakkale'de doğdu. İlkokul tahsilini Biga'da, orta okul ve lise tahsilini Edirne Lisesi‘nde tamamladı.

Liseden sonra 1970 yılında Kara Harp Okulu‘na girdi ve 1973 yılında mezun oldu. 1980 yılına kadar çeşitli birliklerde görev yaptıktan sonra Kara Harp Akademisi’ne girdi ve 1982 yılında mezun oldu. 1999 yılına kadar çeşitli birlik ve karargâhlarda kurmay subay olarak komutanlık ve karargâh görevlerinde bulundu. Beş yıl süreyle Kara Kuvvetleri ve Genelkurmay Karargâhı‘nda, iki yıl süreyle İzmir‘deki NATO Karargâhı'nda görev yaptı. Bu arada Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü‘nde yüksek lisans öğrenimini ve akabinde  Silahlı Kuvvetler Akademisi‘nde öğrenimini tamamladı. 1999 yılında tuğgeneralliğe terfi ederek Keşan'daki 4.Mekanize Tugay Komutanlığına tayin oldu. 2003 yılında kadrosuzluk nedeniyle emekli oldu. Emekli olduktan sonra Çanakkale'ye yerleşti ve 2010 yılına kadar Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersleri verdi.

11 Şubat 2011 tarihinde de Balyoz Davası kapsamında tutuklandı. Yerel mahkemenin verdiği ve Yargıtay'ın da onayladığı 18 yıllık cezanın Anayasa Mahkemesi tarafından bozulmasından sonra 19 Haziran 2014 tarihinde tahliye oldu.

Cezaevi’nde kaldığı 40 aylık süre içinde Çanakkale Muharebeleri‘yle ilgili “100.Yılında Çanakkale Ruhu 1915“ adlı bir kitap yazdı ve Çanakkale Muharebeleri‘nin 100.yılında yayınlandı. 

Yapılan yeniden yargılama sonunda 31 Mart 2015 tarihinde beraat etti. Çanakkale’de yaşamını sürdüren Tutkun, evli ve bir çocuk babasıdır. İngilizce bilmektedir.



HAKİM SUAT UÇAR
16.03.2021 19:49:09
Şanlı tarihimizle ilgili bu gerçekleri kaleme alan Yazarımıza teşekkür eder, bu tip yazıların devamını beklerim. Saygılarımla.

YAZARLAR

  • Salı 0 ° / 0 ° Yok
  • Çarşamba 0 ° / 0 ° Yok
  • Perşembe 0 ° / 0 ° Yok
  • BIST 100

    1.454%-0,45
  • DOLAR

    8,4804% 1,03
  • EURO

    10,2880% 0,20
  • GRAM ALTIN

    508,15% 0,27
  • Ç. ALTIN

    838,4475% 0,27