Ahmet ERDOĞDU


ÇANAKKALE SAVAŞLARINI ANLAMAK-4

ÇANAKKALE CEPHESİ KARA MUHAREBELERİ


A.ERDOĞDU- Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi muharebelerini inceledik. Bu muharebelerin sonuçlarının Türk ve Dünya Tarihi açısından değerlendirilmesini yapar mısınız?

M.K.TUTKUN-   Birinci Dünya Savaşı'nın en önemli cephelerinden biri olarak kabul edilen ve Osmanlı Devleti'nin zaferiyle sonuçlanan Çanakkale Muharebeleri, hem Türk Tarihi hem de Dünya Tarihi açısından önemli sonuçlara yol açmış büyük bir olaydır.

1071 yılında Alpaslan'la Anadolu'da simgeleşen ve 10 yıl sonra da Çaka Bey ile Adalar Denizi Adalarına ulaşan Türk hâkimiyetinin Anadolu'da sona erdirilmek istenmesinin en yeni ve en önemli denemesi, Çanakkale Muharebeleri ile olmuştur.

Çanakkale Muharebeleri; Türklerin, insanoğlunun doğuşuyla başlayan süreç içinde dünya hâkimiyetinde her daim var olduğunu ve büyük millet rolünü oynamaya devam ettiğini, Anadolu ve Trakya’nın Türklerin daimi vatanı olduğunu, Emperyalist güçlerin en sonunda bir şekilde mağlup edilebileceklerini göstermiştir. 

Çanakkale’de verilen mücadele, Türk Milleti’nin çağlar boyu dünya sahnesinde daima var olan bir millet olarak gelişmesinde etkileri dikkate değer bir destan olarak tarihe mal olmuştur.

Çanakkale Muharebeleri’nde silah, cephane ve teçhizat bakımından yetersiz durumda olan Türk ordusunun en yeni silah, teçhizat ve sınırsız cephane kullanan ve en güçlü donanmayla desteklenen İngiliz ve Fransız ordularını çekilmek zorunda bırakması, 300 yıldan beri Doğu dünyasıyla her muharebede zaferden zafere koşan Batı dünyasına "Artık dur!", Doğu dünyasına da "Artık korkma!" mesajı olmuştur.

Çanakkale Muharebeleri çok şiddetli çarpışmalara sahne olmuştur. Bu muharebelerde İtilaf Devletleri, diğer cephelerde şiddetle duydukları asker ve gemi ihtiyacına rağmen büyük bir donanma ve 400 binden fazla askeri Gelibolu Yarımadası'nda tutmak ve yüz binlerce can kaybı vermek zorunda kalmışlardır. Sonuçta da planları hedefine ulaşamamış, Boğaz geçilememiştir.

Çanakkale Muharebeleri, fiziki kuvvetin hesaplarının kısa zamanda görüldüğü bir mahşer yeridir. Bunun örnekleri Türk tarihinde çoktur. Alpaslan 50 bin kişilik ordusuyla vaktiyle 200 bin kişilik Bizans ordusunu, Kanuni 200 bin kişilik ordusuyla 500 bin kişilik Macar ordusunu perişan etmiştir. Çanakkale'de de Türk cesareti İngiliz soğukkanlılığını, Türk azmi İngiliz inadını, Türk vatanseverliği İngiliz gururunu yenmiştir.

Çanakkale Seferi’nin baş mimarı ve sonuna kadar da ısrarcısı olan döneminin İngiltere Deniz Bakanı Winston Churchill ve diğer yöneticiler, Türklerin güç ve kapasitesini son ana kadar hep küçümsemişlerdir. Sanılmıştır ki; Balkan Savaşı’ında henüz kurulan Balkan Devletleri’ne bile yenilen Osmanlı Devleti, sınırlı bir cezalandırma hareketiyle inat etmekten vazgeçerek teslim olacak ve böylece en ekonomik ve kısa yoldan en büyük kazançlar elde edilmiş olacaktı.

Kazanacaklarından o kadar emindiler ki, daha savaşın başında, "Çanakkale Boğazı Geçildikten Sonra İzlenecek Siyaset" konusunda uzun raporlar ve planlar dahi hazırlamışlardı. İçine düştükleri bu yanılgı, Müttefiklerin savaş süresince peş peşe hatalar yapıp bilinen akıbete uğramalarının temel sebebi olacaktı. Unuttukları veya göz ardı ettikleri bir gerçek vardı: Tarihte Türkler “Bitti” demeden hiçbir oyun bitmez.

Japon Prof. Dr. Emekli Korgeneral Hideo Miki'nin tanımlamasıyla Çanakkale Muharebeleri, modern savaş tarihinde birleşik kara ve deniz savaşlarının başlangıcı ve ilk örneğidir.

Çanakkale Muharebeleri;

Tarihte bu derece kapsamlı yapılan ilk çıkarma harekâtı olması,

Muhtelif milletlere/ırklara/dinlere/inançlara mensup askerleri aynı cephede buluşturması,

Kara, deniz, hava, denizaltı ve yer altında tüneller kazarak düşman siperlerinin altına kadar ilerleyip buralara yerleştirilen patlayıcı maddelerle siperlerin havaya uçurulması suretiyle yapılan lağım savaşları başta olmak üzere çok kapsamlı bir mücadele olması,

Uçak ve denizaltıların çok etkili bir silah olarak kullanılması,

Siper savaşlarında benzeri görülmedik bir şekilde iki siper arasındaki mesafenin 8-10 metreye kadar düşmüş olması açılarından, kendine has özellikleri barındıran sıra dışı bir muharebedir.

Gelibolu Yarımadası Dünya Harp Tarihi'ne, aynı zamanda beşerî sermayenin böylesine hızla ve cömertçe tüketildiği bir savaş alanı olarak geçmiştir. Bu savaş dar bir alanda, kısa bir sürede her iki taraftan bir milyona yakın insanın savaşarak yarısına yakınının zayi olduğu bir mücadeledir.

19. Yüzyılın başlangıcıyla hızlı bir dağılma sürecine giren ve Avrupa Devletleri tarafından paylaşılmak istenen Osmanlı Devleti için bu süreç, özellikle bu yüzyılın sonlarında Rusya ile yapılan 1877-1878 Harbi'nden sonra hızlanmış ve 20. Yüzyıl başlarındaki Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile devam etmişti.

Osmanlı Devleti'nin yaşadığı hızlı toprak kayıpları ve ekonomik bağımlılık, devletin uluslararası alanda zaten azalmış olan itibarına bir darbe daha vurmuş ve Osmanlı Devleti'ni derin bir umutsuzluğa düşürmüş; bu durum, Osmanlı Devleti'nin mirasına göz diken emperyalist devletleri yeni paylaşım planları yapmaya sevk etmişti.

Birinci Dünya Savaşı'nın gidişatını değiştiren, Osmanlı Devleti'nin başkenti İstanbul'u işgalden kurtaran, milli mücadelenin lideri Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal'i Türk Milleti ve dünya ile tanıştıran Çanakkale Muharebeleri; savaşın iki yıl daha uzamasına, Rusya'da Çarlık rejiminin yıkılarak Bolşevik rejimin iş başına gelmesine ve savaşın hem yenen hem de yenilen devletlerde yol açtığı sosyo-ekonomik çöküntüler ve büyük patlamalar sonucu, öncesinde politik açıdan bağımsız ulus - devlet yapılanması öngörülse de anayasal monarşi rejimini uygulayan İtalya'da faşizmin, Almanya'da ise Nazizmin ortaya çıkmasına yol açan sebeplerden biri olmuştur.       

Çanakkale’de verilen mücadele sadece Anadolu coğrafyasında değil, Rusya'dan Ortadoğu'ya, Hindistan'dan Avustralya'ya kadar etkisini göstermiş, imparatorlukların yıkılarak yerlerine Fransız İhtilali'nin ortaya çıkardığı fikir akımlarının da tetiklediği ve günümüz dünyasının bir türlü başa çıkamadığı küresel sorunlara çare olarak öngörülen ve son yıllarda Japon asıllı Amerikalı bilim adamı Francis Fukuyama'nın önerdiği "Ulus - Devletlerin Kurulması" sürecinin önünü, anlamlı bir öngörü ile bir asır öncesinde açmıştır.

Bugün çeşitli yazar ve düşünürlerin "Ulus - Devlet bitmiştir, yeni dünya düzeninde Ulus -  Devlet modelinin yeri yoktur" görüşüne karşılık Francis Fukuyama; "Egemenliğin gün batımını öne sürenler, günümüz dünyasında Ulus - Devlet egemenliğinin yerini neyin alacağını açıklamak zorundadırlar. Net bir cevabın yokluğunda, Ulus - Devlet egemenliğine geri dönmekten ve bir kez daha devleti nasıl daha güçlü ve verimli kılabileceğimizi anlamaya çalışmaktan başka seçeneğimiz yok" yorumuyla terör, yoksulluk, açlık, sefalet, küresel sağlık tehdidi, küresel ekonomik kriz, radikal iklim değişiklikleri, insan ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi küresel sorunların çözümü noktasında, 21. Yüzyıl dünyasının temel siyasal biriminin çok uluslu şirketler/örgütler, çoğu sefil sivil toplum örgütleri, suç kartelleri, mafia ve terörist gruplar yerine sosyal devlet olma adına vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli "Ulus - Devletler" olmasını öngörmektedir.

Neo-liberalizmin 2008 yılından itibaren dünya siyaset sahnesinde itibar kaybetmeye başlaması sonucunda;

 ABD ve İngiltere başta olmak üzere devlet yönetiminde halkçı politikaların önem kazanmaya başlaması,

 Küresel belirsizliklerin devletleri milli pazarlarını korumaya ve sınırlarını kapatmaya yönlendirmesi,

 Uluslararası Para Fonu’nun bile devletlerin ekonomiye direkt müdahalelerine sıcak bakmaya başlaması,

 “Kapitalizm tamircisi” Keynesyen devletçi politikacıların tıpkı 1930’larda olduğu gibi “umut” olması,

 Son olarak da, tüm dünyayı etkileyen ve küresel krize dönüşen koronavirüs salgınına çare üretme noktasında yaşanan belirsizlikler ve bu kapsamda yukarıdakilere ilaveten sağlık hizmetlerinde devletlerin daha etkili olması gereğine ilişkin değerlendirmeler, küreselleşmeci neo-liberalizmin kendi amaçlarına ulaşabilme yolunda engel gördüğü Ulus - Devletlerin öneminin anlaşılması noktasında Francis Fukuyama’yı doğrulamaktadır.

Hâlbuki bundan 106 yıl önce Türk Milleti; önsözünü Çanakkale 1915 Ruhu ile yazarak kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti ile tüm insanlık âlemine, “Aramızda ırk, dil, din, mezhep, vs. farklılıkları bir ayrışma aracı değil de bir zenginlik olarak kabul ettiğimiz takdirde, ortak bir amaç uğruna belirli bir coğrafyada “Yurtta Barış, Dünyada barış” ilkesini benimseyen bir siyasi oluşum içinde pekâlâ birlikte ve huzur içinde yaşayabiliriz” modelini sunmuştur.

Sunulan bu modelde insanlar arasında husumet yoktur; ırkına, diline, dinine, mezhebine,  kültürüne, farklı yaşam tarzlarına vs. farklılıklara saygı ve hoşgörü, kardeşlik ve dayanışma vardır. Modern demokratik yaşama en uygun olan bu model halen İspanya, Belçika, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve Japonya’da başarıyla uygulanmaktadır.

Tabii ki sunulan bu model; kolay, zahmetsiz ve ucuz para kazanmaya niyetli olanların ve “Sürdürülebilir Bir Balkanlaşma” idealiyle tıpkı Afganistan, Sudan, Irak ve son olarak Suriye örneklerinde görüldüğü gibi “Büyük Ortadoğu Projesi” veya “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi” gibi adlar altında sömürgeciliğin çağdaş bir yorumu olan küreselleşmeyi tüm dünyaya dayatmaya çalışanların işine gelmemiştir/gelmeyecektir.

Çanakkale’de İtilaf Devletleri’nin aldığı yenilgi ve bu muharebelerden aldıkları dersler, İkinci Dünya Savaşı’nda da çok işe yaramıştır. Örneğin bu savaşı Almanların aleyhine, Hitler’in yenilgisine ve Müttefiklerin lehine çeviren ve tarihin en büyük çıkarma harekâtı olan Normandiya Çıkarması’nda elde edilen başarının ilham kaynağı, tarihin ilk büyük çıkarması olan Çanakkale Muharebeleri’nden alınan dersler olmuştur.

Çanakkale Muharebeleri’nde donanma ve kara ordusu unsurları arasındaki koordinasyon yetersizliği, karaya çıkar çıkmaz stratejik derinliğe ulaşmadan birliklerin siper kazmaya başlamaları, kesin, yeterli ve doğru istihbaratın zamanında alınamaması, arazi, hava ve coğrafi koşullar hakkında yeterli ve doğru bilginin olmaması, harita yetersizliği, haberleşme ve irtibatta yaşanan sıkıntılar, sıhhi tahliye ve tedavide karşılaşılan aksaklıklar, içme suyu tedariki gibi konulardaki sorunlar, Çanakkale Muharebeleri esnasında Müttefik Donanma Kurmay Başkanlığı görevini yürüten Amiral Roger Keyes’in fikir babalarından birisi olduğu Normandiya Çıkarması’nda asgari hadde indirilmiş ve başarı sağlanmıştır.

Alınan bu başarılı sonuçta hiç şüphesiz; Çanakkale Muharebeleri öncesinde ve esnasında bir süre İngiltere Deniz Bakanlığı görevini yürüten, sonrasında bir süre siyasetten çekilen ama İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında daha tedbirli ve daha sorumlu bir devlet adamı görüntüsü ile İngiltere Başbakanlığı görevini yürüten W. Churchill’in önemli etkisi olmuştur. Bir İngiliz tarihçinin ifadesiyle; “Hiç şüphe yoktur ki Gelibolu Çıkarması’ndan alınan dersler, başta Churchill olmak üzere planı hazırlayanların hep aklında olmuştur.”

İtilaf Devletleri yetkililerinin Birinci Dünya Savaşı’nın en geç bir yıl içinde biteceğine dair yanılgıları 1915 yazında Çanakkale Boğazı geçilemeyince anlaşılmış; bu durumda Boğazlar’ın hâkimiyeti sorunu daha da önem kazanmış ve ileriki yıllarda İkinci Dünya Savaşı öncesi ve savaş süresince yapılan görüşmelerde daima masada bulunan bir faktör haline gelmiştir.

Dönemin İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher 24 Nisan 1990 günü kendisiyle yapılan mülakatta;

Çanakkale Muharebeleri’nden elde edilen derslerin sadece Normandiya Çıkarması’nın planlama, hazırlık ve icrasını etkilemekle kalmadığını, başka çıkarma hareketlerinde de örnek teşkil ettiğini,

1982 yılında gerçekleştirilen Falkland Savaşı’nın başarısını ordunun profesyonelliğine, ihtiyaçların anında karşılanmasına, işlerin siyasetçilerin yanlış kararlarına bırakılmamasına, hepsinden önemlisi Çanakkale Muharebeleri’nden elde edilen tecrübelere bağlamış ve sözlerini “Sanırım Gelibolu’nun bütün derslerini öğrendik” diyerek bitirmiştir.

"Mustafa Kemal'in Çanakkale Boğazı'nda kazandığı zafer, Karadeniz'den Akdeniz'e ulaşmayı amaç edinmiş olan Çarlık Rusya’sı emperyalizminin ölüm çanını çaldı" yorumunu yapan Alman Elçilik görevlisi Prof. Ernest Jackh, Gazi Mustafa Kemal'le 23 Eylül 1915 günü çadırında yaptığı söyleşide, Atatürk'ün eliyle Çanakkale Boğazı'nı göstererek şöyle söylediğini yazmaktadır:

"Ruslar gibi karaya hapis durumdayız. Onlar yıkılmaya mahkûm, çünkü Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nı kapatıp onları Karadeniz'e hapsettim. Böylece Müttefikleriyle bağlantılarını kestim. Ama biz de aynı sebepten çökebiliriz. Akdeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'nun kıyılarında oturuyoruz, doğru, ama okyanuslara açılacak ehliyette değiliz. Deniz gücü olmayan bir kara gücü olarak Yarımadamızı, kara güçlerini hiç zorluk çıkarmadan getirebilecek deniz güçlerine karşı savunamayacak durumdayız.”

Mustafa Kemal'in bu sözlerinin satır aralarında, "Çanakkale Muharebeleri’nde acaba bu kadar fazla insan zayiatı vermeden de bölge savunulamaz mıydı?" sorusunun cevabı da bulunmaktadır. Yine bu sözlerle, "Eğer Osmanlı Devleti güçlü bir donanmaya sahip olsaydı, bu caydırıcı deniz gücünden dolayı, Çanakkale harekâtı ya yapılmayacak ya da yapılmaya kalkılsa bile karada değil, açık denizlerde cereyan edecekti" gerçeği ifade edilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası noktasında; 2007’li yıllardan itibaren genelde Türk Silahlı Kuvvetlerine özelde de Deniz Kuvvetlerimize yönelik saldırılar dikkate alındığında, (Örneğin sadece Balyoz Davası’nda yargılanan 365 şüphelinin 154’ü, yani %42’si; cezaları Yargıtay tarafından onaylanan 237 hükümlünün 134’ü, yani %57’si, TSK genel mevcudunun yaklaşık %10’unu teşkil eden Deniz Kuvvetleri personeli idi)  üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin deniz gücü açısından neden hedefte olduğunu, yüce Atatürk bizlere yüzyıl önce söylemiştir. Ancak bu uyarı ülkemizi yönetenler tarafından dikkate alınmamış; aksine büyük bir kısmı devlet çarkının çeşitli kademelerini işgal eden yerli işbirlikçilerin destekleriyle emperyal amaçlı küresel güçler tarafından bu uyarının işleme konulduğu bir süreç yaşanmış ve bu günlere gelinmiştir.

Tüm bu siyasi, ekonomik ve askeri sonuçlara ve alınan derslere baktığımızda son söz olarak şunu da ifade etmek gerekir ki, Çanakkale Muharebeleri;

Bundan 106 yıl önce milli çıkarlarımızın savunulmasının ülke kara hudutlarıyla sınırlı olmadığını,

Denizde, havada ve hatta uzayda da savunulması gereken sınırlarımızın olduğunu/olması gerektiğini bizlere göstermiştir. Öylesine göstermiştir ki, en son Mavi Vatan adıyla tanımlanan ve zengin petrol ve doğal gaz yatakları ile anılan Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler 106 yıl önceki tecrübeyi adeta gözümüze sokmaktadır.

A.ERDOĞDU- Değerlendirmenizi Dünya Tarihi Açısından da yapar mısınız?

M.K.TUTKUN- 18 Mart 1915 ile başlayıp daha sonraki aylarda devam eden muharebelerde Türk Milleti’nin başarısı, sömürge ülkelerinde, özellikle İngiliz ve Fransız sömürgelerinde büyük yankılar uyandırmış ve uğranılan bu yenilgi üzerine sömürge imparatorlukları artık dağılma ve çözülme sürecine girmişlerdir.

11. ve 12. Yüzyıllarda başlayıp günümüze kadar devam eden ve belki de yüzyıllara miras olarak bırakılacak olan sömürgecilik, kolonyalizm, emperyalizm, küreselleşme vs. adı ne olursa olsun bu şekildeki akımların iflas ettiği coğrafya, Çanakkale coğrafyası olmuştur.

Ve yine modern teknoloji ve teçhizatın moral değerler karşısında pek bir anlam ifade etmediği, "Yedi denizin hâkimi, toprakları üzerinde güneş batmaz" denilen imparatorluğun, Büyük Britanya İmparatorluğu'nun veya "Kara Avrupası'nın en büyük İmparatorluğu" denilen Fransa'nın iflas ettiği, dolayısıyla sömürgecilik ahtapotunun kollarının kırıldığı, boğazının kesildiği yer, yine bu coğrafya ve bunu başarabilenler de Türkler olmuştur. 

Çanakkale Muharebeleri, Doğu ile Batı'nın, sömürenlerle sömürülenlerin hesaplaştığı bir kırılma noktasıdır. Bu mücadele, bir bakıma zalimlerin insanlık dışı zihniyet ve saldırılarına karşı mazlumların onurlu direnişlerini sembolize eder. Çanakkale demek, emperyalizm canavarına karşı koymak, direnmek ve başarmaktır. Emperyalizmin dünya çapında ağır bir yenilgiyle başlayan ilk itibar kaybı, Çanakkale'de başlamıştır.

Bu sürecin öncülüğünü de, Çanakkale Boğazı’nın serin sularında ve Conkbayırı sırtlarında Türk Milleti yapmıştır.

Türk askerinin Çanakkale'de kazandığı zafer sayesinde Boğazlar açılamamış, Rusya ile Müttefikleri arasında irtibat kurulamamış, Çarlık Rusya’sının ihtiyaç duyduğu savaş malzemelerinin ulaştırılması sağlanamamış, Karadeniz'de mahsur kalan ticaret filosu da serbest kalamadığından Avrupa'nın ihtiyaç duyduğu hububat vs. pazarlanamamış, dış ticaret dengesinin bozulması ve rublenin değer kaybetmesi sonunda sosyo-ekonomik patlamalara sahne olan Çarlık Rusya’sı ekonomik, askeri ve siyasi bakımdan boğulmuş ve Bolşevik rejim iş başına gelmiştir.

Bolşevik Rusya'nın ilk icraatı, savaştan çekilmek ve Çarlık Rusya’sının Müttefikleriyle yaptığı bütün antlaşmaları yok sayarak imzalanan gizli antlaşmaları açıklamak, başka ifadeyle dünyayı bügün de olduğu gibi istedikleri gibi parmaklarında oynatmak isteyenlerin kirli çamaşırlarını ortaya dökmek olmuştur. Böylece bütün "Bizans oyunları" su yüzüne çıkmış, İtilaf Devletleri'nin kendi arasında ve sömürgeleriyle aralarında güven bunalımının fitili ateşlenmiştir.

Aslında İtilaf Devletleri’nin kendi aralarında bir türlü uzlaşma sağlayamamaları ve birbirlerine tam olarak güvenememeleri yeni bir durum da değildi. Birinci Dünya Savaşı öncesinden beri bu gelişmeler, kapalı kapılar ardından yaşanıyordu. Ancak bu son gelişme, uzlaşmazlık ve güvensizliğin tepe yaptığı bir olaydı. Çanakkale’deki başarısızlığın da en önemli sebeplerinden biri de bu idi.

Bolşevik Rusya'nın gizli antlaşmaları açıklamasından sonra kendilerini gizliden gizliye Osmanlı'ya karşı isyana zorlayan İngiltere'nin gerçek niyetinin ne olduğunu öğrenen Arap dünyası yeniden bir durum değerlendirmesi yapmak ve İngiltere'nin aldığı bu yenilgi ve üzerinde güneş batmayan imparatorluğun çöküş sürecine girmesi karşısında, Osmanlı Devleti'ne karşı planladıkları isyanları, "Acaba İngilizlerin oyununa mı geliyoruz?" endişesiyle bir müddet ertelemek zorunda kalmışlardır.

Rusya'da Bolşevik ihtilalinin vuku bulması bir cepheyi kapattığından, Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin yükü hafiflemiş ama daha da önemlisi, emperyalizme karşı mücadele fikri etrafında birleşildiği için, yeni Sovyet yönetimiyle milli mücadele liderleri arasında yakınlaşma ortaya çıkmıştır.

Birinci Dünya Savaşı'nın iki yıl uzaması sonucunda; İngiltere'de artan asker ihtiyacını karşılamak üzere tarım ve madencilik sektörlerinden ya da cephane ve silah fabrikalarından sağlık durumu uygun olanların silah altına alınmaya başlanması ile bu sektörlerde üretim azalmış ve ülkede sosyal ve ekonomik bunalım ortaya çıkmış, devlet borçlarının sekiz milyar İngiliz lirasına yaklaşmasının da etkisiyle bu durum siyasal bunalıma dönüşmüş, Deniz Bakanı Churchill’in siyasi kariyeri sekteye uğramış ve mevcut hükümet istifa etmek zorunda kalmıştır.

Savaşın sonunda denizlerde de iki yüzyıl boyunca muhafaza ettiği eski gücünü kaybeden İngiltere ABD'nin üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalmış ve Müttefiklerinden gerekli desteği alamayacak olan Rusya’nın ABD’ye yanaşmasının bir sonucu olarak da, savaşın sonunda ABD dünyada tek süper güç olarak yeni bir rol üstlenmiştir.

Çanakkale’de alınan olumsuz sonuç Fransa’da da hükümet bunalımına sebep olmuş; sivil ve askeri otoriteler arasında güven bunalımı ortaya çıkmıştır. Bu tartışmalarda askeri otoritelerden yana tavır koyan Harbiye Bakanı Millerand ciddi şekilde eleştirilmiş ve sonuçta muhalefet, uyguladığı baskı sonucu Bakanın yetkilerini sınırlayan bir Müsteşarlık sisteminin kurulmasını sağlamıştır. Sorun bununla da çözülememiş; sonunda hükümet istifa etmek ve Başbakan Vivani görevi bırakmak zorunda kalmıştır.

Yeni hükümetin kurulduğu Fransa'yı da yanına alan İngiltere savaş sona erdiğinde, Türklerden bunun intikamını almak için bir taraftan Osmanlı Devleti'ni yıkarken, diğer taraftan da Anadolu'yu Yunanlılara, Ermenilere ve Kürtlere peşkeş çekmekten de geri kalmayacaktır.

Harbin öncesinde İttifak Devletleri'yle birlikte olan ama son anda tarafsız kalmayı yeğleyen İtalya, savaşın gidişatının İtilaf Devletleri'ne doğru dönmesi karşısında bu devletlerden birtakım ödünler alarak İtilaf Devletleri'ne katılmayı kabul etmiştir.

Keza yeni kurulan Bulgaristan ve diğer Balkan Devletleri de, savaşa katılım konusunda Çanakkale Cephesi’nin akıbetine göre karar verme iradelerini son ana kadar ellerinde bulundurmayı başarmışlar ve bu uygulamalarıyla 600 yıllık devlet tecrübesi olan Osmanlı Devleti'ne acı bir ders vermişlerdir.

Çanakkale'de kazandığımız zafer; Bulgaristan'ın İttifak bloğuna yönelmesine, Yunanistan'ın Megali İdeası'nı ertelemesine ve diğer Balkan Devletleri’nin de taraflarını ortaya koymalarına sebep olmuştur.

Çanakkale Muharebeleri’nin gelişme safahatı, İngiltere'nin savaşın başından beri Japonya'dan almakta olduğu yardımı artırmasını istemesine rağmen, Japonya'nın bu istekleri çeşitli bahanelerle geri çevirmesine yol açmıştır.

Emperyalist dünyanın aldığı bu yenilgi, Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar başta olmak üzere Asya ve Afrika’daki milliyetçilik akımları ve bağımsızlık hareketlerinin fitilini ateşlemiş; farklı kültür, etnik köken ve milletlerden gelen ve çoğu da sömürge ülkelerde yaşamaları nedeniyle bu savaşa katılmak zorunda kalan yüz binlerce insana; kendilerini tanıma, etrafını tanıma, kimliklerini sorgulama ve Türklerin verdiği mücadeleyle kendi konumlarını karşılaştırma ve Ulus - Devlet kimliklerini kazanma fırsatı yaratmıştır.

Bu insanlar, bir yandan inanılmaz zor şartlarda kanlı bir mücadele verirken diğer yandan da Gelibolu'da ne aradıklarını, burada kimin için ve neden kanlarını akıttıklarını, canlarını ortaya koyduklarını, anavatanlarını kahramanca ve dürüstçe savunup mertçe savaşan Türk askerleriyle neden karşı karşıya getirildiklerini sorgulamaya başlamışlardır. Bu da, onlarda ulusal bilincin oluşmasına sebep olmuştur.

Avustralyalı gazeteci, savaş muhabiri ve harp tarihi yazarı Charles E. Bean de şu yorumu yapmıştır: “Avustralya ulusal bilincinin doğduğu tarih 25 Nisan 1915 idi.”

Ülkesinde Birinci Dünya Savaşı’nın kahramanı olarak bilinen ve sonradan savaş karşıtlığı yapan Yeni Zelandalı yazar Ormond Burton, “Anzak Koyu’na çıkarma yapılmasından Somme Savaşı arasında bir yerde, Yeni Zelanda farklı bir millet olarak ortaya çıktı” diye belirtirken; diğer yazarlar Çanakkale’yi, “Yeni Zelanda’nın ateşle vaftizi” diye tanımladılar.

Yeni Zelandalı Araştırmacı Christopher Pugsly'nin bu konuda yaptığı aşağıdaki yorum dikkat çekicidir: "Bizim evlatlarımız Yeni Zelanda'dan Avustralya'dan gemilere binip savaşa katılıp anavatanlarına (İngiltere'ye) yardım için yola çıktıklarında kendilerini İngiliz olarak görüyorlardı. Ancak geri döndüklerinde onlar birer Yeni Zelandalıydı, Avustralyalıydı. Yani iki millet, iki halk olma bilincini Gelibolu'da öğrenmişlerdi.”

Savaşın bu boyutu daha muharebe sahasında meyvelerini vermeye başlamış; Avustralya ve Yeni Zelanda askerleriyle Türk askerleri arasında ortaya çıkan samimiyet, yakınlaşma ve dostluk, Dünya Harp Tarihi'ni "Centilmenler Savaşı" kavramıyla tanıştırmıştır.

Harp tarihinde savaş alanından dost olarak ayrılmanın bir örneği hâlâ daha mevcut değildir. Yaşanan onca şiddet, kan ve acı dolu günler boyunca taraflar arasında nefret ve düşmanlık yerine, karşılıklı takdir ve saygıya dayanan olumlu izlenim ve duyguların ilginç bir dostluk havası içinde gelişmesi ve bu ilişki şeklinin kalıcılığı ve derinleşerek devam etmekte olması, Gelibolu Yarımadası'nda yüzyıl önce verilen bu mücadeleye ayrı bir anlam yüklemektedir.

Çanakkale Muharebeleri’ne İngilizlerle birlikte katılan İrlandalılar da tıpkı Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar gibi, dönüşlerinde artık daha çok İrlandalı olduklarının ve İngiltere'nin bir parçası olmadıklarının farkına varmışlardır. 1922 yılında İngiltere'den bağımsızlıklarını kazanıncaya kadar İrlanda milliyetçiliği bilincinin güçlenmesi, 10. İrlanda Tümeni'nin Anafartalar Ovası'ndaki mücadelesiyle ayrı bir anlam kazanmıştır.

Çanakkale Muharebeleri’ne İngiltere'yle birlikte katılan gönüllü Yahudi birliğinin gösterdiği çaba ve elde ettiği başarılar, Siyonist liderlerden Vladimir Jabotinski'nin “Gelibolu'daki Gönüllü Yahudi Birliği'nin Hikâyesi”adlı kitabında belirttiği gibi, Yahudi davasının dünyaya tanıtılması ve 2 Kasım 1917'de benimsenen Balfour Bildirisi'yle Ortadoğu'da bugün var olan İsrail Devleti'nin kurulmasında önemli rol oynamıştır.

Emperyalist idealleri doğrultusunda dünyayı ve Osmanlı topraklarını paylaşmak isteyen İtilaf Devletleri'nin itibarları ve 19. Yüzyıla kadar geçerliliğini koruyan “Beyaz Irkın Üstünlüğü ve Batı’nın Tartışılmaz Gücü” yargısı, Çanakkale Muharebeleri’nden sonra temelden sarsılmış ve şimdiye kadar var olan tartışılmaz üstünlükleri ortadan kalkmıştır.

Bu durum sömürge olan ülkelerde bağımsızlık ve özgürlük akımlarının doğuşuna yol açmış, Gelibolu Yarımadası'ndan çakan bu kıvılcım, Hindistan'dan Cezayir'e kadar bütün mazlum milletlere kurtuluş umudu olmuş ve dünya siyasi coğrafyası yeniden şekillenmeye başlamıştır.

Çanakkale Muharebeleri’nde her iki taraftan 500 binden fazla insanın zayi olması, o güne kadar dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen olayların yaşanması ve dünyanın en güçlü ordularının teknolojik imkânlarıyla, inanç, azim, kararlılık, irade ve zekânın ölümüne çatışması, her insanı hayrette bırakan bir gerçek olmuştur.

Ancak ondan daha da büyük bir gerçek vardır ki, o da savaştan 19 yıl sonra Atatürk'ün yabancı mezarlıklarda bulunanlarla ilgili söylediği/söylettiği şu sözleridir:

"Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada, bir dost vatanın topraklarındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetlerle yanyana koyun koyunasınız.

 Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarını dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Kendi geçmişlerine sahip çıkan milletler yenilseler de yok edilemezler. Kazananlar ise, eğer kendilerini kaybetmezlerse kendilerini kaybedecek duruma gelebilirler. Bugün Çanakkale Muharebelerinden çıkarılacak en önemli ders budur.

A.ERDOĞDU- Çanakkale Muharebeleri’nin sonuçları iç siyasal gelişmelere yön vermiş ve Conkbayırı sırtlarındaki ruh bu yüce milleti Milli Mücadeleye ve Anadolu’da yeni bir devleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmaya yönlendirmiştir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

M.K.TUTKUN- Balkan yenilgisinden kısa bir zaman sonra kazanılan Çanakkale Zaferi, Türk Milleti’nin ebedi bir hasletinin yeniden meydana çıkışının bir ispatıydı. Hatırlanacağı gibi, tıpkı Balkan Savaşları döneminde olduğu gibi, iç çekişmeler ve bölünmeler yüzünden Kuzey ve Güney Hun İmparatorlukları da zamanında çökmüş ve yok olmuş; uzun bir süre milli birliği sağlayacak yönetici ve kahramanların çıkmayışı, Türk Milleti’nin yüzyıllarca perişan kalmaları sonucunu doğurmuştu.

Neyse ki, liderini tekrar başında bulan bu millet yeniden canlanmış ve kısa zamanda Çin, İran ve Doğu Roma gibi ilk çağın büyük ve güçlü imparatorluklarını titretecek varlık ve başarı göstererek, doğuda Büyük Okyanus kıyılarına, güneyde Çin'e, batıda İran ve Doğu Roma sınırlarına, kuzeyde Sibirya'ya kadar derin bir saygınlık kazanmıştır.

Çanakkale Muharebeleri; bu anlamda tekerrür eden bir tarih laboratuvarı olma özelliğine sahiptir, küllerinden dirilen bir milletin hayat savunmasıdır, kanlı bir ölüm ile onurlu bir yaşam arasındaki tercihi ve mücadelesidir.

Çanakkale Muharebeleri, 600 yılı aşkın süre yaşamış ve sonunda ömrünü tamamlamış olan Osmanlı Devleti'nin, Türkler tarafından kurulan bir imparatorluğun son başarılı kavgasıdır. Yıkılan ulu çınardan Çanakkale Zaferi ile filizlenen iradeye göre şekillenen milli mücadele ise, Türk Milleti tarafından kurulacak olan yeni Türk Devleti'nin ve ilelebet yaşayacak olan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla sonuçlanacak akıl almaz bir kavgadır.

Bu iki süreç birbiriyle karıştırılmamalıdır. İkincisi geleceğimizdir, Atatürk'ün hedef olarak gösterdiği çağdaş uygarlık yoludur. Birincisi de Alpaslan’lar, Kanuni'ler, Fatih'ler de, onurla anmamız ve dersler çıkarmamız gereken geçmişimizdir. Birini diğerine tercih etme diye bir husus asla söz konusu olamaz, olmamalıdır. İkisi birlikte bir anlam ifade eder. Ne kadar geriye bakarsak o kadar ileriyi görebiliriz. Ancak çağdaş dünya görüşü geriye gidişin olmayacağı/olamayacağı bir yol haritası olmalıdır.

Çanakkale'deki dirilişin ardından filizlenen irade; geçmişi inkâr etme yanlışlığına düşmeden ama geçmişimizden de dersler alarak ve aklı ve bilimi ön plana çıkarıp metafizik ve çağdışı birtakım değerlendirmeleri elin tersiyle iterek, Kuvay-ı Milliye kararlılığıyla Anadolu'da, çağdaş uygarlığa yönelmiş yeni bir devlet kurma kararlılığını ortaya koymuştur. Bu yoldan geri dönmek veya eksen değiştirmeye çalışmak demek, yeniden Ortaçağ karanlığına doğru yelken açmak, ümmetleşmek, kul/köle olmak demektir.

Çanakkale Muharebeleri’nin en önemli özelliği, savaş sonrası yaşananlardır. Çanakkale Muharebeleri’ne katılan Mehmetçikler, komutanlar ve bu yüce millet, kazandıkları onur ve kendilerine güven duygusuyla Kurtuluş Savaşı'nı başlattılar ve sonunda başarıya ulaştılar. Bir başka deyişle, Çanakkale’de bol bol akıtılan Türk kanı, bağımsızlık mücadelemizin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin harcına karışmıştır.

Çanakkale Zaferi "Vatanseverlik" duygusunu tekrar zirveye taşımıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda vatanseverliğin ilk sözcüsü Namık Kemal idi. 1856 Kırım Harbi esnasında Namık Kemal Silistre'nin cesur savunmasını överken, vatanseverliğin en yüce duygu olduğunu görmüştü. İkinci vatanseverlik destanı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında Gazi Osman Paşa tarafından yapılan Plevne Savunması, üçüncüsü ise kuvvet ve araç noksanlığını büyük bir azim ve inanç ile telafi ederek yapılan 1915 Çanakkale savunmasıdır.

Bu son savunma, Osmanlılık ruhunun Türk milliyetçiliğine dönüşmesinin habercisi olmuştur. Ancak bu milliyetçilik yazar Buket Uzuner’in tanımlamasıyla “Slogan Milliyetçiliği” değil, pırıl pırıl vatan sevgisi/aşkı kokan “Verimli Yurtseverlik” olarak Gelibolu Yarımadası sırtlarından Anadolu’nun bozkırlarına doğru yankılanmıştır.

Havranlı Seyit Onbaşı’nın bilek gücü, Bigalı Mehmet Çavuş’un dirayeti ve Ezineli Yahya Cavuş’un kahramanlığı ile sembolleşen kahraman Mehmetçiklerin vatan sevgisi/aşkı, davasına olan inancı, kazandığı manevi güç ve yüksek irade, üstün yetenek ve yüksek moral değerleri karşısında, İngiliz ve Fransızların yarım asırdır yoğun bir çabayla oluşturdukları ve gurur duydukları modern donanmaları, silahları ve askerleri, Çanakkale Boğazı’nın derin sularına, Ertuğrul Koyu’na, Conkbayırı sırtlarına ve Anafartalar Ovası’na gömülmüşlerdir.

Çanakkale Muharebeleri, "Bu milletin, bu medeniyetten nasibini almayan Türklerin, insanlığa fayda değil zarar veren bu topluluğun, sadece Avrupa coğrafyasından değil, Rumeli'den, Balkanlar'dan atılması değil, İstanbul'dan, Çanakkale'den ve aynı zamanda Anadolu'dan da sürülmesi gerekir. Ve hatta sadece coğrafyadan sürülmesi de yetmez; Orta Asya'ya dönmeleri de yetmez, onları yeryüzünden kazımak gerekir" zihniyetiyle Çanakkale'ye saldıran emperyalist güç odaklarına karşı, Osmanlı coğrafyasının farklı yerlerinden kopup gelen, farklı dili konuşan, farklı inancı, farklı etnik kökeni vs. olan insanların bu topraklarda daha nice seneler birlikte ve kader birliği yaparak yaşamaya devam etme kararlılığını ilan ettiği bir sürecin başlangıcıdır.

Çanakkale Muharebeleri devam ederken meydana gelen gelişmeler göstermiştir ki; bir ülkenin halkı ve halkıyla bütünleştiği liderleri, yöneticileri ve komutanları, her türlü dayatmaya karşı omuz omuza ve dik durdukları sürece; bu dayatmayı yapanların maddi güçleri ne olursa olsun, o ülkenin ölçülemeyen değerlere dayalı karşı koyma iradesini ortadan kaldırmak asla mümkün değildir. Türk Milleti’nin genlerinde Orta Asya’dan beri var olan Çanakkale Ruhu, Türk Milleti’nin inandığı zaman hangi zor koşullar içinde olursa olsun, birlik ve beraberliğini koruyarak her türlü engeli aşabileceğinin açık bir göstergesi olmuştur.

Unutulmamalıdır ki; yüce Atatürk'ün veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, "Bir milletin ruhu elde edilmedikçe, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete egemen olmanın imkânı yoktur. Yüzyılların doğurduğu milli ruha, sağlam ve devamlı bir milli iradeye hiçbir kuvvet karşı koyamaz". Çanakkale Muharebeleri’nde bu gerçek, Mehmetçiğin kanıyla, canıyla tüm dünyaya bir defa daha ispatlanmıştır.

Çanakkale Muharebeleri, moral gücünün maddi güce üstünlüğünü kabul eden Napolyon'un, "Harp bir strateji meselesi olmaktan ziyade psikoloji meselesidir. Maneviyat harbin yarısını kazandırmaya kâfidir" sözünün bir doğrulaması olmuştur.

Dünyada "ölüm emrini alıp hiç düşünmeden ölebilen" kaç asker vardır?

Yanındakiler ölmesine rağmen, "hiçbir şey yokmuş gibi oradan oraya koşup silahını kullanabilen" kaç kahraman vardır?

Topun vinci bozulduktan sonra vinç vazifesi yapan ve attığı gülleyle koca bir donanmanın dünyasını karartan kaç yiğit vardır?

Çanakkale'deki kadar insanların bir gül bahçesine girercesine şehitliğe/ölüme doğru bu kadar şevkle koştukları, koşarlarken de coştukları ikinci bir mücadele mekânına dünya harp tarihi bugüne kadar hiç şahit olmuş mudur?

Asker ve malzeme ne kadar çok, çeşitli ve modern olursa olsun, sadece bunlarla muharebe kazanılamaz. O malzemeyi kullanacak askerin; ruhça ve bedence her türlü yokluğu, zorluğa, yorgunluğa dayanacak inanç, kuvvet ve kudrette olması ve mahir bir kumandanın emri altında bulunması şarttır.

Çanakkale'de siperlerinde şehit olan askerlerin siperleri hiç boş kalmamış, sıradakiler hemen yerlerini almışlardır. General Hamilton'un da ifade ettiği gibi, “Gelibolu sırtları adeta Türk askeri doğurmuştur." Geriden gelenler de arkalarına bakmadan ölüme koşmuşlardır.

Elbette koştukları sadece ölüm değildi. Vatanlarının çocuklarına kalması, arkada kalanların yaşamasıydı. Bir bakıma topraklarını paylaşmaya gelenlere karşı verilen bir “Olmak veya Olmamak” mücadelesiydi. Bunun yanı sıra elbette şeref, namus, haysiyet ve izzet-i nefis gibi yüce değerlerdi. Ölüm onlar için hiçlik değil, bu anlamda şehitlik adıyla yeniden doğmaktı. Çanakkale'de taşıma suyla değil, taşıma kanla değirmen döndürülmüştü. 

General Patton'un, "Türkler kriz anında daima iyi liderler çıkarmasını bilmişlerdir" özdeyişini doğrular şekilde Çanakkale Zaferi, Türk Milleti’nin yeni bir Türk Devleti'ni Anadolu'da kurma iradesini ve milli mücadele hareketinin liderini, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal'i hem tüm dünyaya hem de Anadolu halkına tanıtmıştır. Tek Adam kendi hammaddesini Çanakkale Muharebeleri’yle kendinde bulmuştur.

Çanakkale Muharebeleri sayesinde Türk Milleti önce kendisini sonra düşmanlarını tanımış, düşmanları da Türk Milleti’nin ne olup ne olmadığını, eski güç ve kudretinden hiçbir şey kaybetmediğini görmüşlerdir. Dolayısıyla bu başarı, aynı zamanda Türk askerinin direnme gücünün, fedakârlık ruhunun, millet ve vatan sevgisinin bir abidesi, Türk ordusunun dünyanın en donanımlı orduları karşısında elde ettiği bir başarının değer ölçüsü olmuştur.

Çanakkale Zaferi’nin verdiği güç ve kuvvetle Türk aydın ve idarecileri, ülkeyi kurtarma yolunda ciddi bir özgüven ve duyguya sahip olmuşlardır. Çanakkale Muharebeleri, her Türk’e büyük milletler arasında “Ben” demek özgüvenini/yetkisini vermiştir.

Balkan Harbi ve Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı ordusunun açlık ve yoklukla mücadele ettiği savaşlar olarak tarihteki yerini almıştı. Fransız yazar Pierre Loti "Türkler Balkan Harbi'nde kahramanca yenildiler. Onlar sadece dört devletin ordularıyla çarpışmadılar. Onların daha zorlu düşmanları vardı: Açlık, kıtlık ve ordunun içindeki düzensizlik… Yeryüzünde hiçbir asker bu kadar acıklı yokluklara dayanamazdı" derken, Balkan dramını anlatıyordu. Ama bu dram iki perdelik bir oyundu. İkinci perdenin gösterime gireceği sahne Falih Rıfkı Atay'ın ifadesiyle Türk Milleti’nin kendine gelişini ispatlayan Çanakkale Cephesi olmuştur.

Gelibolu Yarımadası’nda toprağını teriyle/kanıyla sulayan Mehmetçikler bir imparatorluğun enkazı içinden taze bir vatan yaratma azim ve kararını Mustafa Kemal'in şahsında sembolleştirmişler, O'nun gelecekteki mücadelesine kıvılcım olmuşlar ve vatan şairimiz Mehmet Akif'in, "Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır" özdeyişini bir kez daha haykırmışlardır.

Bir başka deyişle; Çanakkale’de Mehmetçik artık Padişahı veya Halifesi için değil, kendi toprağı ve yurdu için savaştığının farkındaydı.

Çanakkale Zaferi, yeni bir doğuşun ve yeni bir hayatın başlangıcıdır. Aslında zaferi takip eden günlerde Türk Milleti’nin hayatında “Çanakkale’den sonra” diye bir hayat başlamıştır. Zira bu zafer, ordu ile millet arasındaki güven ve saygı bağlarını güçlendirerek Türk Milleti’ne yeni bir ümit ve dinamizm kazandırmıştır. Ordunun itibarının artması sonucunda “Hasta Adam” denilen bir millet üzerindeki ölü toprağını atarak yeniden dirilmiş; bu diriliş yeni kahramanların ortaya çıkmasının yanında, iç ve dış politikada oynayacağı rolünün güçleneceği yeni bir devletin de müjdecisi olmuştur.

Çanakkale Zaferi, Osmanlı Ordusu'nun sadece 24 gün süren Balkan Savaşı'yla kaybettiği itibarına ve özgüvenine yeniden kavuşmasını sağlamıştır. 1880 ve sonraki on yıl içinde doğan, bazen Almanların engellemelerine rağmen büyük askeri kabiliyetlerini sergileme imkânı bulan ve Balkan Savaşı utancının ezikliğini üzerinden atan Türk subayı ve komuta heyeti, emsallerinden hiçbir eksikliğinin olmadığını ve gerçek kimliğini dost düşman herkese göstermiştir.

Dünya Harp Tarihi “Düşman bana benim askerlerimden daha yakındı” tespitini yapan ve kendilerine ölmeyi emreden komutanlarının emrini gözünü kırpmadan yerine getiren Mehmetçiklerle tanışmıştır. Bunun bir ikincisini Dünya Harp Tarihi henüz yaşamamıştır.

Çanakkale’de Mehmetçiğin savaşma ve vatan topraklarını koruma azmi, çıkarmanın yapılıp kıyı siperlerinin ele geçirilmesinden sonra Türk askerinin kaçacağını düşünen İngilizler için tam bir sürpriz olmuştur. İngilizlerin bu kanaati, Balkan bozgunundan ve sonrasında Ocak 1915 ayının ilk haftasında Sarıkamış’ta Türk ordusunun fazla direniş göstermeden Ruslara teslim olmasından kaynaklanmaktaydı.

Çanakkale Muharebeleri’nde dar bir alanda ve 8,5 ay gibi kısa bir sürede verdiğimiz zayiat 231 bin iken, Kurtuluş Savaşı'nda Batı cephesinde Anadolu'nun yarısı ve dört yılda verilen zayiat ancak 59 bin 182 olmuştur. Bu karşılaştırmayı iyi okumak ve yorumlamak lazımdır.

Çanakkale Muharebeleri’nde sadece bir zafer kazanmak adına verdiğimiz zayiatın dörtte biriyle Anadolu'yu düşmandan temizlediğimiz unutulmamalıdır. Bu durumda şu da söylenebilir: Biz Çanakkale'de Alman ideallerine hizmet etmek adına dört kişilik zayiatla sadece bir zafer kazandık, ama Anadolu'da kendi komutanlarımızın emrinde sadece bir kişilik bir zayiatla koca bir devlet kurduk.

Gelibolu Yarımadası'nda verilen bu mücadele, Balkan Savaşı’nda sürülen kara lekenin silinmesinin yanı sıra, aynı zamanda gelecek yıllarda Anadolu'da verilecek kurtuluş mücadelesinin bir provası olmuştur. Gelibolu'da muharebelere katılan ve bir kısmı Mustafa Kemal’den de kıdemli ve yaşlı olan 60 civarında komutan ve subay, Anadolu'daki millî mücadelede de birlikte olacaklardır.

Çanakkale'de ordumuzun çiçeklerini teşkil eden gençliğimizi düşmanlarımız bol bol yemişlerdi ama "Çanakkale Ruhu" bütün Türk Milleti’ne bu vesileyle yeniden hatırlatılmış ve aşılanmıştır.

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasını müteakip Gelibolu Yarımadası’nı boşaltmak zorunda kalan Türkler bu topraklarda üç yıl önce zafer kazanılırken şehit olan Mehmetçiklere karşı mahçupluk duygusu içinde yol alırken, içlerinden, yine kurtuluşa gitmek için bu şehitlerden ilham aldılar.

Onlar, “Başımızın üstünde bugün tutkun bir musibet havası var. Fakat bizi işitiniz. İşitiniz! Ümitsiz değiliz. Çünkü sizin gibi şehitleri olan bir milletin evladıyız. İnanınız, ta içimizden duyarak size söylüyoruz. Bedbaht Türk vatanının ufukları üstünde bir gün hayır sabahı doğarsa, biliniz ki o sabah, sizin genç ve kızıl kanlarınızın coşa coşa aktığı bu ufuklar üstünden doğacaktır” diye düşündüler.

Birkaç yıl sonra daha zor şartlarda başlayacak olan Kurtuluş Savaşı'nın komutanları, subayları ve kahraman askerleri, böyle er meydanlarında kazanılmış bilgilerle ve büyük harp tecrübeleriyle donanmış olarak tekrar hem İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinin hem de taze, yıpranmamış ve “Megola İdea” diye yanıp tutuşan Yunan ordusunun karşısına dikileceklerdi ve dikildiler de…

Çanakkale Muharebeleri’nde Türk tarafında binlerce harbiyeli, tıbbiyeli, mülkiyeli, sultani öğrencisi, Türk ocaklarından yetişmiş aydın bir kesim kanını akıtmış, canını vermiştir. Verilen bu nitelikli zayiat; millî mücadelede, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda ve gerçekleştirilen devrimlerin Türk Milleti’ne benimsetilmesinde önemli bir engel olarak ortaya çıkmıştır. Bu nitelikli zayiatın etkilerinin hâlâ devam etmekte olduğu, bugün bile zaman zaman gündeme gelmektedir.

Çanakkale Muharebeleri’nin siyasi, ekonomik ve askeri sonuçlarının yanı sıra, Türk toplumunun sosyal hayatına da önemli etkileri olmuştur. Zayiatın 200 binden fazla olduğu göz önünde bulundurulursa, aile bağları sebebi ile yaklaşık 1,5 milyon Türk vatandaşının bu muharebelerden doğrudan etkilendiği ortaya çıkar. Bunlara komşuluk, dostluk, arkadaşlık vs. bağları da eklenirse, bu mevcut çok artar.

Çanakkale Muharebeleri’nin Türk Milleti üzerindeki etkileri elbette bununla sınırlı değildir. Kimisi oğlunu, kimisi kardeşini, kimisi kocasını o topraklarda bırakmıştır. Bunlar kolay unutulacak acılar değildir.

Çanakkale Muharebeleri, kurulacak yeni Türk Devleti'nin artık Anadolu merkezli olması gereğini ortaya koymuştur. İstanbul'un her an tehdit ve baskılara açık bir konumda olması, Ankara'nın başkent olarak seçilmesinde önemli rol oynamıştır. Devletin temel fonksiyonlarının Anadolu'nun merkezinde yürütülmesine karar verenler, bu kararı Mehmetçiğin kanlarıyla yazmışlardır. Farklı görüşler gündeme geldiğinde, zamanında kanla yazılmış bu kararın satır aralarını çok iyi okumadan karar vermemek lazımdır.  Unutulmaması gereken bir gerçek de şudur; Devleti idare edenlerin masaların bir köşesinde tarih, diğer köşesinde de coğrafya kitabı bulunmalıdır.

Millî Mücadele'nin mayası olan "Kuvay-ı Milliye Ruhu", Çanakkale'de dirilen ve Conkbayırı sırtlarından yükselerek Anadolu'yu tekrar silah başına davet eden kutsal mücadele azmi ve iradesidir. Çanakkale'de yakılan bu çoban ateşi, Anadolu'yu bir yangın yerine çevirmiş; bir başka ifadeyle Çanakkale Ruhu, millî mücadele ruhunun da başlangıcı olmuştur.

Çanakkale Muharebeleri, yüzyıllardır kemikleşen Türk-Rus düşmanlığının örnek komşuluğa dönüşünün başlangıcı ve Türk milli kimliğine en büyük vurgu yeridir. Nasıl ki Müslümanlığın kâbesi Mekke, dünya Türklüğünün kâbesi Ötüken ise, Anadolu Türklüğünün kâbesi de Çanakkale’dir.

Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın deyişiyle, "Çanakkale çağlar üzre destanların özüdür.”

Çanakkale; Mehmet Talat Paşa’nın, “Yapılan bu harpler arasında bilhassa Çanakkale savunması bir mucize idi. Marn Savaşı’ndan da çok yüksekti. Marn, iki yıllık bir süre için Fransa’ya bir siper oldu, bu kadar bir sihre mazhar oldu. Hâlbuki Çanakkale, Çar ve Moskof tasallutunu, gaye ve kinini parçaladı; şarkın ebedi kurtuluşuna müjdeci oldu. Göğün, güneşin necip ve nezih evlatlarına hürriyet ve istiklalin altın tacını bahşetti ve sonra beşeriyete karıştı” sözlerinde ifadesini bulduğu gibi, yeni Türkiye'nin önsözüdür.

Ancak bir ayrıntıyla şu söylenmelidir: Bu ön sözü yazan da yapan da tamamlayan da Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal'dir, O'nunla birlikte seve seve ölüme meydan okuyan, Yarbay Şefik (Aker) Beyler, Binbaşı Hüseyin Avni Beyler, Binbaşı Mahmut Sabri Beyler, Binbaşı Reşat (Çiğiltepe) Beyler, Yüzbaşı Sokratlar, Yüzbaşı Kadri Beyler, Teğmen Arifler, Mucip Efendiler ve Mehmetçiklerdir.

Çanakkale’de saldıranların ortak adı “Düşman“, Osmanlı Ordusu içinde yer alanların ortak adı ise, “Kardeş“ti. Çaldıran’da, Niğbolu’da, Varna’da, Preveze’de de bu ad aynıydı. Kardeşler omuz omuza, yürek yüreğe “Düşman“la savaşıyor, her savaş sonrasında ya cennetin ya da ortak zaferin tadını çıkarıyorlardı.

Zafer çizgisi günün birinde Çanakkale’ye dayandı. En etkili toplarla donatılmış güçlü zırhlılar Çanakkale sırtlarına siper almış “Kardeş“lerin imanını delmek için ateş yağdırırken, savunanların hiçbirisi dilinin, dininin, mezhebinin, etnik kökeninin derdinde, davasında değildi. Bu mücadele, “Çanakkale’yi geçmeye geldik“ diyenlerle “Geçirtmeyeceğiz“ diyenlerin savaşıydı.

Bu kahramanlar; siyasetin olduğu yerde rekabetin, muhalefetin ve de düşmanlığın mutlaka var olacağı düşüncesini gündemden uzak tutarak ve Balkan Savaşı ve öncesindeki siyasi hesaplaşmaları içeren kırgınlıkları ve kavgaları unutarak, ilerleyen yıllarda kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesini teşkil edecek olan, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir“ ideolojisini ispat etmek ve “Ne mutlu Türküm diyene“ diye gururla haykırabilmek adına yola koyulmuşlardır.

Yine bu kahramanlar; Türkiye Cumhuriyeti'nin onurlu ve şerefli bir vatandaşı olabilmek, çocuklarına ve torunlarına bu kimliği bırakabilmek ve birlikte yaşama kararlılığında oldukları bu coğrafyayı  "Vatan" yapabilmek adına; aynı değerler uğruna silaha sarılmışlar ve sonunda birbirlerinin kucağında şehadet şerbeti içerek aynı mezarda kıyamet uykusuna yatmışlardır.

Osmanlı kimliğiyle Güney Amerika'ya giden Lübnanlı Arab‘a, Limni kökenli Rum profesöre ve birlikte yaşama iradesini sergileyen bu kahramanlara, 12. Yüzyıldan bu yana Anadolu’da ticaret yapan Cenovalı ve Venedikli tüccarlar başta olmak üzere Marco Polo'dan beri bütün dünya, Selçuklu değil, Osmanlı değil; "El Turco“, “Türk“, “Türkler“, bu topraklara da “Turchia“, “Turcmenia“, “Türkiye“ demişlerdir.

1876 Osmanlı Teşkilat-ı Esasi’sinin 8. maddesi, 1924 Anayasası’nın 88. maddesi ve 1961 Anayasası’nın 54. ve 1982 Anayasası’nın 66. maddelerinden sonra, en son hukuki bir tanımlama olarak idari yargının en tepesini oluşturan Danıştay’ın 18 Şubat 2011 tarihli aşağıdaki kararı da bunu şu şekilde doğrulamaktadır:

“Türk kelimesi bir ırkın değil, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan dili, dini, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, mezhebi ne olursa olsun, tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları ve herkesi kucaklayan milletin ortak adı olup, aksi yöndeki davacı iddialarına itibar edilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk‘tür.“

“Türk“ veya “Türk Milleti“ ifadeleri belli bir ırkı veya etnisiteyi tanımlamayıp bir üst kapsayıcı ve birleştirici kavramlardır.

Bu toprakları canlarını feda ederek bizlere "Vatan" yapan o kahramanlar, şimdi "Peygamberimizin aguşunda" kemikleri birbirine karışmış vaziyette şehitliklerimizi süslerken, ne acıdır ki uzun bir süredir o aziz şehitlerimizin torunları üzerinde büyük oyunlar oynanmaktadır. Kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme, kültürsüzleştirme, inançsızlaştırma, ayrıştırılma ve birbirlerine düşman edilme planları uygulamaya konmuştur. Bu gayretlerin panzehiri adına, soruna din ticareti ve Osmanlı sömürüsü açısından bakmadan “Çanakkale Ruhu“ ile çözüm aramak gereklidir.

Hakkarili şehit Şaban oğlu Emin’in, Kütahyalı şehit Mehmet oğlu Abdullah’ın, Nevşehirli şehit İsak oğlu Avram’ın, Çanakkaleli şehit Konstantin oğlu Aristos’un, Mudanyalı şehit Apostol oğlu Kuti’nin torunlarını Şehitler Abidesi’nin gölgesinde tıpkı 1915’te olduğu gibi kol kola, omuz omuza buluşturabildiğimiz gün, gizli yürütülen ve etrafımızda artık ayak sesleri duyulan ikinci Çanakkale Savaşı‘nı, işte o zaman kazandık demektir.

Tıpkı Conkbayırı‘ndaki siperlerde omuz omuza savaştığımız ve şehadet şerbetini içirdiğimiz kardeşlerimizin dinini, mezhebini, ırkını, etnik kökenini nasıl hiç düşünmemişsek,  bugün aynı kimlik kartlarını paylaştığımız insanlarımıza da aynı gözlükle bakabildiğimiz takdirde, asıl Çanakkale Zaferi‘ni işte o zaman kazandık demektir.

Buket Uzuner’in tespitiyle; Türkiye artık kendi geçmişi ve kimliğiyle hesaplaşabilecek zaman ve zemine kavuşmuştur. Cumhuriyet’in ilanı sonrası ilk üç kuşak geçmişi reddetmiş, Osmanlı’dan yüzlerce yıllık gelen kulluk durumundan vatandaşlığa geçmeye hazırlanmıştır. İçinde bulunduğumuz şiddetli sancılar ve acılar bu büyük dönüşümün işaretidir. “Tomurcuk açılırken canı yanar” tabiri tam da bunu için söylenmiştir. “Bizler ve Ötekiler“ kavramlarıyla yüzleşmek de bu dönüşümün bir parçasıdır. Daha çok canımız yanacak ama soran, eleştiren ve denetleyen vatandaşların yaşadığı aydınlık bir ülkede yaşayabilmek için bunu yapmak zorundayız.

Unutmayalım ki; bugün içinde yaşadığımız her sorunun kökeni, geçmişte kaldığını ve bir daha tekerrür etmeyeceğini zannettiğimiz olayların günümüze taşındığı ama bizim bir türlü görmek istemediğimiz/görmediğimiz/göremediğimiz sonuçlarında gizlidir. Öteleyerek veya etrafından dolaşarak sorunları çözmek mümkün değildir. Vakit geçirmeden yüzleşme safahatı yaşanmalıdır.

Birlikte yaşama iradesini yüzyıllar önce ortaya koyan Türk Milleti‘nin fertleri arasına sokuşturulmak istenen fitne ve fesadın önüne geçilmesinin yegane yolu "Çanakkale Ruhu"nun diri tutulmasıdır, Çanakkale gerçeğinin milli ve siyaset üstü bir olgunlukla doğru okunmasıdır/doğru uygulanmasıdır.

Çanakkale Zaferi, kırılgan bir mozaiğin değil, sağlam ipleri olan ve "Taş" gibi dokunmuş bir halının eseridir.

Çanakkale Zaferi kazanılmış, ama Osmanlı Devleti'nin başkenti yine kurtarılamamış, devletin çöküşüne engel olunamamıştı. Gelibolu'da arkasına bakmadan ve sevenleri ile helallaşıp geri dönmeyi düşünmeden cepheye koşan Mehmetçiklerimiz boşuna mı kanını akıtmış, canını vermişti?

Er meydanında Türk askerinin bileğini bükemeyenler, bu milletin sığ düşünceli yöneticilerini masa başında kolayca dize getirmeye muvaffak olabilmişlerdi. Kazandığımız askeri zaferi, siyasi ve ekonomik anlamda destekleyemediğimiz için masa başında   taçlandıramamıştık.

Bir bakıma 200 binden fazla vatan evladının emanetine sahip çıkamamış;  "İngilizler bütün muharebeleri kaybeder, ama savaşı kazanırlar; biz ise muharebeleri kazanır, ama savaşı kaybederiz" kurgusunu tersine çevirememiştik.  

Çanakkale Muharebeleri devam ederken İtilaf Devletleri'nin ve özellikle İngiltere'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan Ermeni kökenli vatandaşlarımızı kullanarak, yıllardır birlikte yaşamış insanlarımız arasına nifak sokarak cephe gerisinde karışıklıklar çıkardıkları bir gerçektir. Aynı kurgu ilerleyen yıllarda Kürt kökenli vatandaşlarımız için de yapılmış/yapılmaktadır.

Şu husus çok iyi bilinmelidir ki, Türk askerinin er meydanında bileğini bükebilecek bir canlı henüz dünyaya gelmemiştir/gelmeyecektir. Bu iradeyi sağlam tutmanın yegâne yolu, Mehmetçiğin ve Anadolu halkının yegâne güç kaynağı olan "Çanakkale Ruhu"nun yıpranmasına mâni olmaktan geçer. Bir yerde bir başarısızlık veya ağır bir bedel varsa, hiç çekinmeden ilk bakılması gereken yer, aşağıdan yukarı doğru değil, yukarıdan aşağı doğru yöneticiler, komutanlar ve sevk idare yöntemi olmalıdır.

Liderini yanında ve gerektiğinde önünde gören, kendisiyle aynı kaderi samimiyetle paylaştığına inanan Türk askeri, Çanakkale Muharebeleri’nde gerçek kimliğini ve "Davama inanırsam ve başımda güvenebileceğim bir yönetici/komutan olursa, yedi cihan bir araya gelse benim bileğimi kimse bükemez" kararlılığını bütün dünyaya göstermiştir/göstermeye devam edecektir.

Çanakkale Muharebeleri öncesinde özellikle İngilizlerin Araplara verdikleri gizli sözler, Ermeniler ve diğer azınlıklar için düşündükleri topraklar, İtilaf Devletleri’nin kendi aralarındaki paylaşımları ve Yahudilere verilen sözler bir araya getirildiğinde; 1920 yılında “Ölü” bir anlaşma olarak ortaya çıkan Sevr Anlaşması’nın şekillenmesinde bir yere kadar, İtilaf Devletleri’nin Çanakkale Muharebeleri’ndeki başarısızlığının hıncı etkili olmuştur.

Çanakkale 1915'ten gereken ders alınmadığından/alınamadığından, ilerleyen yıllarda ve halen bazı egemen güçler ve ülkeler tarafından en acımasız şekilde "İçerisini karıştır, ortamı oluştur, zayıflat, sonra da istediğin dayatmayı öne sür" taktiği başarıyla uygulanmıştır/uygulanmaktadır.

İçinde yaşadığımız dönemde, "Çanakkale Ruhu" na her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Adına Kültür Emperyalizmi, Globalleşme, Küreselleşme, Büyük Ortadoğu Projesi, Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi, Yeni Dünya Düzeni, Medeniyetler Çatışması, Ilımlı İslam vs. ne derseniz deyin; ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel, psikolojik, askeri vs. olarak, tek tek veya topyekûn Türk Milleti olarak yoğun ve çok boyutlu bir saldırıyla karşı karşıya olduğumuzu, Sevr dayatması ile karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız.

Çanakkale Zaferi, Türk Milleti’nin Anadolu toprağından askeri tedbirlerle uzaklaştırılmasının imkânsızlığını göstermiş ise de, kafalarını "Şark Meselesi"nden bir an bile kurtaramayanlar, ilerleyen yıllarda Anadolu'yu karıştırmaya, zehirlemeye bu defa metot değiştirerek devam etmişlerdir/etmektedirler. İngilizler son denemeyi Yunanlılara yaptırmışlar, ancak ağa babaları gibi onlar da denize dökülmekten kurtulamamışlardır.

Haçlı zihniyetinin bir tezahürü olarak 1071 Ağustosu’ndan beri her fırsatta gelmeyi denediklerini, “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” misali öyle veya böyle yine geleceklerini unutmadan ülkemizi, ülkümüzü, varlığımızı, her şeyimizi tek yumruk olarak korumaya ve savunmaya hazır olmalıyız.

Türkiye Cumhuriyeti halen "Çanakkale Ruhu"nu siyasette, ekonomide, eğitimde gereği gibi kurumsallaştıramamanın ve uygulayamamanın sıkıntısını çekmektedir.

Son yıllarda çokça dile getirilen bir diğer anlatım da, Çanakkale Zaferi’nin özel manevi güçlerle donatılmış kişiler yardımıyla kazanıldığıdır. Bu anlatımın dayanakları arasında, Mustafa Kemal'in Ruşen Eşref ile 1918 yılında yaptığı söyleşide anlattığı şu bölüm de gösterilmektedir:

"Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim.

Karşılıklı siperler arasında mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak.  Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor, fakat ne kadar gıpta edilecek bir ölçü ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir çekingenlik bile göstermiyor, sarsılmak yok.

Okuma yazma bilenler ellerinde Kur'an-ı Kerim, Cennete gitmeye hazırlanıyorlar, bilmeyenler kelimeyi şehadet çekerek yürüyorlar.

Bu, Türk askerinin ruh kuvvetini gösteren hayrete ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebeleri’ni kazandıran bu ruhtur.”

Mustafa Kemal'in bu ifadelerle ne anlatmak istediğini doğru anlamak ve yorumlamak gerekir. Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayrete ve tebrike değer örnek; “Ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor, fakat ne kadar gıpta edilecek bir ölçü ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir çekingenlik bile göstermiyor, sarsılmak yok” şeklinde ifade edilen davranış biçimidir.

Böyle bir ortamda Kur'an okumak veya kelimeyi şehadet getirmek, inancının gereğini yerine getirmektir. Ölüme giderken bu vecibeleri yerine getirmek, her Müslümanın yapması gereken bir görevdir.

Aslında sadece ölüme giderken değil, her Müslümanın sıkıntılı ve çözümünün zor olduğu bir durumla karşılaştığında, elinden geleni yaptıktan sonra inancını gündeme getirmesi olağan bir davranış biçimidir. Buna ayrı bir anlam yüklemek ve aklı, bilimi yok sayıp bu sözü kullanarak Ortaçağ karanlıklarına yönelmek doğru değildir.

Buradan alınması gereken asıl ders, Türk askerinin inançlı yiğitliğinin yetenekli liderler ve komutanlar yönetiminde neleri başarmaya muktedir olduğunun anlaşılmasıdır. Yoksa Sarıkamış'ta, Kanal Seferi'nde, Galiçya'da savaşan gençler, kutsal Kâbe'yi savunan Fahrettin Paşa ve askerleri daha az imanlı, daha az yiğit değillerdi.

Eğer soruna sadece Müslümanlık boyutunda düşünecek olursak; Yarımada'daki şehitliklerde yatan İstanbullu şehit Vasil oğlu Nikolay'ın, Mudanyalı şehit Apostol oğlu Kuti'nin, Kozanlı şehit Arem oğlu Bagos'un, Kahramanmaraşlı şehit Dartuvar oğlu Yanos'un torunlarının, "Ama benim dedem de oradaydı. Her yere cami/mescit yapıyorsunuz, peki ben dedeme nerede dua edeceğim?" diye başlayan sorularına nasıl cevap vereceğiz?

"Çanakkale Zaferi’ni Türk askeri melekler/yeşil boyunlu güvercinler sayesinde kazanmıştır" diyerek din istismarcılığı yapmak, şehitlerimize, özellikle Gayrimüslim şehitlerimize yapılan en büyük vefasızlıktır, haksızlıktır. Böyle düşünenler ve bundan çıkar sağlamak isteyenler, diğer cephelerde bir sebeple yenilen askerlerin inançsız oldukları veya Müslüman olmadıkları için mi yenildikleri sorusunun cevabını vermek durumundadırlar. "Diğer cephelerde melekler/güvercinler yoktu da o melekler/güvercinler yardımcı olmak için bula bula Çanakkale Cephesi’ni ve Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal'i mi bulacakları tuttu?" sorusunun cevabı tutarlı bir şekilde verilmelidir.

Davasına olan inancın elde edilen zaferdeki payını inkâr etmeyen Albay Mustafa Kemal'in metafizik değerlerle ilgili yorumu şöyle olmuştur: "Yurt toprağını karış karış, kanını akıtarak ve canını vererek savaşan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara yedirmem. Kimileri benim bu davranışıma, halkın inancını inciten yersiz bir davranış gözüyle bakmış olabilir ama ben, hele yurdun savunulmasında güvenilecek gücün evliyaların, yatırların maneviyatı olamayacağını hatırlatmayı artık zorunlu bulmuşumdur.”

Aynı hususu muharebelere bizzat katılan Rum asıllı Osmanlı Subayı Yüzbaşı Sokrat (İncesu) Efendi anılarında başka şekilde ifade etmektedir: "Çanakkale, Gelibolu, Kanlısırt, Arıburnu, Kirte, Seddülbahir ve Birinci Dünya Savaşı'na sahne olan Çanakkale savaş alanlarını gezmek ve binlerce isimsiz vatan şehidinin yattığı bu mübarek ve mukaddes toprakları ziyaret ederek ruhlarına bir Fatiha okumak, her Türk'ün bir vecibesi ve yurt vazifesi olmalıdır. Bu harp sahalarını ziyarette bulunan her yurttaşın hacca gitmek kadar sevap işleyeceğine imanım vardır.”

Muharebelere katılarak yaratılan kahramanlıkları yaşamış olan Bolvadinli Mehmet Sinan (Özkan) Bey'in anılarında, bu konuda anlamlı bir yorum bulunmaktadır:

"Bize göre savaşta şart olan, cesaret, metanet ve feragattir. Hiçbir propagandaya kapılmayarak milli bir dayanışma kurabilen bir millet, her zaman bir Çanakkale savunması yaratabilir. Aksi takdirde bütün hayaller, bütün emeller, bütün dilekler boştur ve hiçtir!...

Gençlerimize şunu tavsiye ederim ki, Çanakkale tarih boyunca nice kahramanlıklar gösteren milletimizin hasta adam kabul edildiği bir çağda, Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihine son vermek için yapılmış olan bir suikasta sahne olan bir yerdir. Bu suikastı önlemek için topraklarımızın yetiştirdiği yüz binlerce Mehmetçiğin cesetleri orada gömülüdür.

Dedelerinizin, babalarınızın, amcalarınızın ve dayılarınızın ve bugün etrafınızda gördüğünüz malul alaylarının kaybettiği kolları, bacakları hatta kafataslarının birer parçası hep orada, yaşayan ölüler diyarındadır…! Oraları gez ve gör! Vatan savunmasına en güzel örneği orada göreceksin!

Orası sarsılmayan ve korkmayan Türk Milleti’nin şerefli tarihine eklediği eşsiz bir zafer meydanı, hasımlarımızın ise ebedi matem alanıdır. İstiklal Savaşı'nda, İnönü'lerin, Sakarya'ların, Dumlupınar ve Tınaz Tepe'nin kahraman er ve subayları zafer tılsımını hep bu meydandan almış, onu son nefesine kadar kullanmış, dünyada emsal kabul etmeyen bir başarı elde etmiştir. Sen de Türk çocuğu olduğuna göre, yaşadığın müddetçe ilhamını bu kaynaktan temin et!"

70. Alayda görevli Hasan Remzi (Fertan) Efendi’nin vasiyeti de çok anlamlı bir ibret belgesidir:

“Ben de bu vatanın öz evladı olmam ve Çanakkale’deki faciayı bizzat yaşamam dolayısı ile şu mütalaayı yapmaktan kaçınmayacağım: Yüzyıllardır yaşadığımız fevkalade ve emsalsiz olaylar nedeniyle yeryüzündeki bütün milletlerden daha olgun ve daha ağır başlı olması gereken Türk Milleti’nin idari işlerini 5-10 tecrübesiz gencin eline bırakması ve milletin geleceğini ellerinde tutanların da bu kaderi Sina çöllerinde, Kafkas illerinde, Turan yollarında macera peşinde harcamaktan çekinmemeleri ve siyaset oyununda uzağı görecek kudret ve kabiliyetten mahrum olmaları dolayısı ile Almanların peşine takılarak bu harbe (Birinci Dünya Savaşı’na) girmeleri, yüz binlerce Türk gencinin ölümüne ve yine yüzbinlerce yuvanın yıkılmasına sebep olmuştur.

Herkes başına getireceği ve büyük adam payesi vereceği şahısları seçerken, onların ahlak ve karakterlerini iyi tetkik etmeyi ve kanlarındaki asalet ve insanlık duygularını çok iyi araştırmayı kendine bir borç; bir memleket borcu bilmelidir. Kaleler dıştan değil, içten yıkılırlar. Bu gerçek unutulmamalıdır.

İşte Meşrutiyetten sonra Osmanlılar bu gerçeği görmemiş, devletin idari makinesini tecrübesiz ellere vermiş, milletin göz bebeği ordusunu genç ve maceracı kumandanlara bırakmış, çok sınırlı da olsa söylenen gerçeklere kulaklarını tıkamış olduğundan cezasını çok ağır olarak çekmiş ve sonuçta hükümeti de hükümranlığını da kaybederek tarih sayfasına intikal etmiştir.

Sevgili çocuklarım; Çanakkale’de milli şeref uğruna çarpışanları ve milli şeref uğrunda şehit olanları daima hürmetle anın.”

Orta çağın karanlığı yerine çağdaş uygarlığın üzerine çıkmayı kendisine hedef tayin etmiş Türkiye Cumhuriyeti olarak her iki yorumda ifade edilen ziyaretlere şu gözlükle bakmalıyız:

Gelibolu muharebe alanlarının son yıllarda yoğun bir şekilde ziyaret ediliyor olması şüphesiz çok önemli bir gelişmedir. Ancak "Çanakkale'de 1915'lerde neler oldu, neler olmadı?" noktasında; Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ilk kıvılcımı olan Çanakkale Ruhu kazanımlarının, Ankara ile sembolize edilen Anadolu Türk milliyetçiliği yerine örneğin Kudüs merkezli Arap milliyetçiliği gibi farklı mecralara akıtılmak istenmesi, Çanakkale Ruhu’nun doğru yorumlanması noktasında ciddi soru işaretlerini bünyesinde barındırmaktadır.

Bu kapsamda birkaç örnek vermek gerekirse;

 -Ziyarete gelenlerin bir kısmının "Aman O'nun (Mustafa Kemal'in) ismi geçmesin de kimin ismi geçerse geçsin" veya "Bize meleklerin mezarlarını gösterin" veya "Hocam bize tarih dersi verme, savaşın manevi yanlarını anlat" gibi Çanakkale'yi hurafe turizminin cenneti yapma gayretleri,

-Türk Milleti şemsiyesi altında kader birliği yapan Türkiye halkının kurduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ni yıpratarak verilen bu mücadele ve kazanılan zaferden orta çağ karanlıklarını anımsatan bir devlet yapısı ve yaşam biçimi yaratma çabaları,

-Conkbayırı'ndan, Anafartalar'dan dünyaya kırmızı - beyaz yerine koyu yeşil gözlükle bakılmasına yönelik dayatmalar,

-En önemlisi de Cumhuriyet'in sahibi ve bekçisi olan Türk gençliğinin bir kısmının bu gelişmelere kayıtsız kalması ve kısmen de destekler görünmesi, bu endişenin kaynağının sadece bir parçasını oluşturmaktadır.

Bu şartlar altında yeniden bir İstiklal Marşı yazmamak adına Türk gençliğine; Çanakkale Ruhu'nu gerçekçi bir yorumla iliklerine kadar doldurarak dünyaya bakmak ve geleceğe bu görüş çerçevesinde yön vermek gibi çok önemli bir görev düşmektedir.

 Çanakkale zaferi Türk Milleti’ne ve ordusuna erinden komutanına kadar yüksek bir özgüven kazandırmıştır. Çanakkale’de muharebe edenler, yokluklar ve imkânsızlıklar içinde bile bulunsalar, azim, gayret, cesaret ve inançla nelerin başarılabileceğini yaşayarak öğrenmişlerdir/göstermişlerdir. İşte bunun adı da “Çanakkale Ruhu”dur.

Son yıllarda doğru bir devlet politikası olarak uygulamaya konulan Yarımada ziyaretlerinin amacı; verilen mücadelenin manevi boyutunu yok saymadan ama abartmadan, zaferin kazanılmasındaki asıl faktörleri dikkate alarak, atalarından miras kalan milli ve manevi değerleri canı pahasına korumaya inanmış Türk askerinin dünyanın en güçlü orduları ve donanmalarına karşı elde ettiği zaferi onurlandırmak, bu toprakların bizlere nasıl "Vatan" yapıldığını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin önsözünün nasıl yazıldığını öğrenmek, hatırlamak ve geleceğe yönelik çıkarımlarda bulunmak olmalıdır.

Gelibolu Yarımadası'nda; yüz binlerce Mehmetçiğin teriyle/kanıyla sulanmış, kefensiz yatan şehitlerimizin kemiklerinin tozlarıyla yoğrulmuş kutsal topraklar ve bu toprakların içinde/üzerinde abdestini almış, temiz çamaşırlarını giymiş, son namazını kılmış, üç dakika sonra şehadet şerbetini içmeye hazır olarak Allah! Allah! nidalarıyla vatanına saldıranlara karşı kendini siper eden inançlı yiğitlerin mezarları/şehitlikleri ve bedenlerinin tozu/kokusu/ıslaklığı bulunmaktadır. Yarımada’da bunun dışında bir şey, örneğin şehit düştükleri iddia edilen meleklerin mezarları aranmamalıdır; çünkü yoktur.

Gelibolu Yarımadası'nda kazanılan zafer; ümmet anlayışının iflas ettiğini, Panislamizm fikrinin çöktüğünü, yerine vatanseverliğin ve Anadolu coğrafyasında birlikte yaşamaya kararlı herkesi kucaklayan Anadolu Türk milliyetçiliğinin alevlendiğini göstermiştir.

Bu zafer, bugün dahi hâlâ bir türlü akıllarından çıkaramadıkları ümmet anlayışını, kul/köle düzenini tekrar canlandırmak isteyenlere atılmış bir Osmanlı tokadı niteliğinde tarihi bir kanıttır.

Birinci Dünya Savaşı’nda Kutsal Cihat ilan edilince; Rusya, İngiltere ve Fransa’nın sömürgesi olanlar dâhil tüm Müslüman âleminin bu ülkelere cephe alacağı ve koşa koşa ordumuza katılacakları, ayrıca Hindistan, Arap Yarımadası ve Kafkaslarda bu ülkelere karşı ayaklanmalar başlatacakları zannedilmişti. Oysa İngiliz altınları, Osmanlı aidiyetinden daha değerli olmuş ve Kutsal Cihat tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.

Üstelik İngiliz ve Fransızların sömürgelerinden getirdikleri Müslüman askerleri savaşa sürmesiyle Çanakkale Cephesi, yer yer Müslüman din kardeşlerinin birbirini kıydığı bir trajediye dönüşmüştü.

Bu durum; ümmet anlayışı üzerine inşa edilen Osmanlı zihniyetinin Çanakkale ile bittiğinin, yerine ortak mücadele eden ve geleceğini birlikte kurmak isteyen “Millet” kavramının geçtiğinin bir göstergesi idi. Sultanlıktan Cumhuriyet’e, Ortaçağ karanlığından aydınlanma çağına geçişin ilk adımı Conkbayırı sırtlarında atılmıştır.

İnsanlığın varoluşundan bu yana uluslararası ilişkilerde, bitmek bilmeyen husumet de dâhil ne ebedi düşmanlığa ne de sonsuz dostluğa yer yoktur ve bu güne kadar da olmamıştır tabii her milletin geçmişinden ders alma ve gurur duyma hakları saklı ve sabit kalmak şartıyla…

Bu çerçevede tarihi bir milletin ortak hafızası olarak kabul ettiğimizde, şunu da kabul etmeliyiz: İnsan topluluklarını millet yapan unsurlar; tarih, kültür ve inanç şuurudur. Yani toplulukları bir can, bir ruh, bir nefes yapan çimento, bu üç önemli ortak değerdir. Bu üç unsurdan biri olan tarihimizin derin bir nefes alarak yeniden can/kan bulduğu yer ise, Gelibolu Yarımadası olmuştur.

Çanakkale'de, birlik ve beraberlik içinde yaşamanın ne demek olduğunu gösteren tarihi bir tablo ortaya çıkmıştır. Öyle ki; muharebeler öncesinde Osmanlı topraklarında mevcut olan siyasi görüş ayrılıkları, ekonomik bunalımlar ve milliyetçilik adına çıkan isyanlar düşünüldüğünde; Çanakkale Muharebeleri’nde bütün bu olumsuzlukların ortadan kalkmış olduğu göze çarpmaktadır.

Çanakkale bu noktada, bütün bu farklılıkların ortadan kalktığı ve bir milletin tek vücut olduğu bir mekân olmuştur. Boyabatlı Ali (16) ile Urfalı Mustafa (18), Diyarbakırlı Mehmet (20)  ile Denizlili Ali (17), Lâpsekili Ahmet (15) ile Şemdinlili Turgut (18), Vanlı Ahmet ile (24) Balıkesirli Feyzullah (20), Konyalı Mehmet ile (17) Tuncelili Ali (20), Hakkârili Emin ile (20) Sivaslı İbrahim (18), Kütahyalı Abdullah ile (19) Bitlisli Osman (20); imanda, inançta, idealde, vatan sevgisinde, mensubiyet şuurunda, tasada, kederde, sevinçte ve kıvançta birlik beraberlik içinde millet olma, kardeş olma şuuru ile omuz omuza mücadele ederek bir destan yazmışlar, bir başka ifadeyle “Çanakkale Ruhu”nu canlarıyla, kanlarıyla bizlere miras bırakmışlardır.

Balkan faciasını yaşayan Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girdiği tarihe kadar geçen süreyi çok iyi değerlendirmiş; Alman Islah Heyeti’nin de yardımıyla facianın sebeplerini ortadan kaldıracak şekilde bir seferberlik planlaması yapmış ve kısa sürede netice verecek olağanüstü radikal önlemler almıştır.

Bu süreçte Balkan Savaşı öncesinde Osmanlı geleneksel tabiriyle sadece “erlerin silah altına alınması” değil; bir ülkenin maddi manevi bütün unsurlarının “seferber” edilmesi sağlanmış ve bu uygulama Çanakkale’de zafer sonucunu doğurmuştur.

Bu gelişmelerden şu dersi almalıyız: Vatan savunması sadece erlerin silah altına alınması ile yapılacak ve başarılabilecek bir mücadele olarak algılanmamalıdır. Bu mücadele topyekün milletçe verilmelidir. Anayasa gereğince vatan hizmeti, her Türk’ün hakkı ve ödevidir. “Bu hizmeti fakir/fukara çocukları yapar, zengin çocukları da yerine para öder” şeklinde bir uygulama, Çanakkale 1915 kazanımlarının doğru anlaşılmadığının kanıtıdır. Vatan savunmasının ederi olamaz/olmamalıdır. Bedelli vatanseverlikle ülke ve cumhuriyet savunuculuğu olmaz/olamaz.

Ayrıca, kendisine ölmeyi emreden komutanının emrini gözünü kırpmadan yerine getirme yeteneğinin bir yaşam biçimi olarak kazanılması kolay değildir; bu adanmışlık yeteneğini kazanma, generali/amirali, subayı, astsubayı, uzman erbaşı, eratı, sivil memuru, işçisi ile birlikte hâkimi, hekimi, sağlık personeli, teknik elemanı gibi destek hizmetlerinde çalışanları ile aynı karavanaya kaşık sallatan ve aynı sıkıntıları barış zamanından itibaren birlikte yaşatan uzun soluklu bir eğitim sistemini gerekli kılmaktadır. Bu çerçevede yüzlerce yıllık tecrübeye dayalı bir emir komuta sistemi içinde kendi kendine yeterli bir ordunun Çanakkale Ruhu’nun temelini oluşturduğunu, bu yapılanmadan uzaklaşmanın vatan savunmasını ve Cumhuriyet değerlerinin tehlikeye düşüreceğini de unutmamalıyız.

Gelibolu Yarımadası'nda elde edilen bu zaferi; tabii ki cephede kendisini siper eden, silahıyla/süngüsüyle/yumruğuyla, her şeyiyle, boğaz boğaza/göğüs göğüse/gırtlak gırtlağa vuruşan Anadolu'nun bağrında yoğrulmuş Mehmetçikler kazanmıştır.

Ancak bu zaferin elde edilmesinde komuta heyetinin dirayetli yönetimi ile bu mücadelede Mehmetçiğin arkasında onu destekleyen ve Anadolu'da yaşayan her etnik/dini vs. gruptan asker/sivil, yaşlı/genç, kadın/erkek, çoluk/çocuk demeden hep birlikte verilen topyekûn mücadelenin varlığı da küçümsenmemelidir.

Çanakkale Muharebeleri sadece devletlerarası ihtilaflardan kaynaklanan bir savaş değil, sistemli bir mücadele ile bir milleti ve bir kültürü tarih sahnesinden topyekun yok etme, kökünü kazıma mücadelesidir. Yedi düvelden 30’dan fazla milletin inanılmaz teknik ve maddi üstünlüğü karşısında, çaresizliklerden çare üreten ve namus, vatan sevgisi ve davasına inancının verdiği manevi gücüyle inanılmaz mücadele veren Türk Milleti, düşmanlarının bu planını bozmuş ve bizzat yaşayarak bir zafer destanı yazmıştır.

Diğer taraftan; 300 binden fazla Mehmetçiğin katıldığı kara muharebelerinde kesin sonuç alıcı çatışmalar, 6 Ağustos'tan sonra ve Arıburnu - Anafartalar cephelerinde vuku bulmuştur. Bu çatışmaların sevk ve idaresi, kendisinden daha üst rütbede paşalar (Esat Paşa ve Vehip Paşa) ve albaylar (Örneğin Albay Fevzi (Çakmak) Bey ve Albay Ali Rıza (Sedes) Bey) bulunmasına rağmen, Anafartalar Grup Komutanı olarak Albay Mustafa Kemal'e verilmiştir.

5. Ordu Komutanı Alman Generali Liman von Sanders’in bu sorumluluğu Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın da onayıyla neden Albay Mustafa Kemal'e verdiği ve diğerlerinin böyle bir görevlendirmeyi nasıl kabullendikleri, iyi sorgulanmalıdır.

1915 Ağustos ayı sonuna kadar devam eden muharebelerin sonucunda İtilaf Devletleri, Yarımada'yı boşaltmak zorunda kalmışlardır. Elde edilen bu zafer, Anafartalar’da ve Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal'in sorumluluğunda ve liderliğinde ama en kıdemli komutanından en küçük rütbedeki Mehmetçiğin teriyle/kanıyla kazanılmıştır. 

Bu yüce millet; Kurtuluş Savaşı'nda Anafartalar'daki liderliği ile tanıdığı Mustafa Kemal Paşa'sının arkasında yerini almış, sonunda yurdunu yabancı işgalinden kurtarmış ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuştur.

Hal böyleyken Anafartalar Kahramanı Albay Mustafa Kemal'in bu zafere olan katkısıyla ilgili yapılan olumsuz yorumlar; bu yüce milletin değer yargılarını, ayrıca yerli ve yabancı devlet adamı/asker/bilim insanı/gazetecinin yorumlarını ve tarihi gerçekleri yok saymak/hafife almak değilse nedir?

Diğer bir ifadeyle; Mustafa Kemal’siz bir Çanakkale düşünülemez. Buna herkesten önce Gelibolu Yarımadası’nda esaslı bir tokat yiyenler, örneğin İngilizler karşı çıkar; çünkü böyle büyük bir yenilginin nedenini açıklamakta çok zorlanırlar. Birilerinin hurafe edebiyatına konu olan kahramanların neden öteki cephelerde örneğin Sarıkamış’ta, Kanal Harekâtı’nda görülmediğini açıklayamadıkları gibi…

Bu nedenle şunu söylemek gerekir ki, Çanakkale Muharebeleri’nin en önemli sonucu Mustafa Kemal’in askeri dehasını gözler önüne sermesidir. Mustafa Kemal olaylar karşısında durumu çabuk kavramak, süratle ve soğukkanlılıkla gerçekçi, yürekli ve kendine güven içinde doğru karar vermek, verdiği kararı büyük bir enerji ve cesaretle bizzat uygulamak, inisiyatifini cüretle fakat isabetle kullanmak, sorumluluğu çekinmeden üzerine almak gibi üstün komutanlık kabiliyeti göstermiş ve savaşın gidişatına birinci derecede etkili olmuştur.

Gelibolu Yarımadası'na yapılacak ziyaretler, bu zihniyetle gerçekleştirilirse bir bütünlük ve anlam ifade eder. Aksi halde bu çağlayan su, toplanan enerji arzu edilmeyen istikametlere doğru akar.

Düşmanın nerelerden geleceğine ilişkin olarak başlangıçta yapılan yanlış değerlendirmenin bedelini, Kınalı Kuzular kanlarıyla, canlarıyla ödediler. Hatanın telafisi için yapılan fedakârlık bize şu dersi vermiştir:

Türk askeri, her hal ve şartta, kendisiyle aynı havayı soluyan, iyi veya kötü aynı ortamı/şartları/kaderi paylaşan, kendisi gibi tarhana çorbasına, bulgur pilavına, üzüm hoşafına kaşık sallamış liderlerinin/komutanlarının sevk ve idaresinde muharebe etmelidir.

Türk Milleti’nin ve Mehmetçiğin, kendisine uzak duran, kendisiyle aynı iyi veya kötü ortamı paylaşmamış, eğitimi yetersiz ve siyasete bulaşmış komutanların emrinde ve siyaset kurumunun içine çöreklendiği birlik yapılanmasıyla ne büyük felaketlerle karşılaştığı, Balkan Savaşı'yla görülmüştü.

Balkan bozgunundan bir yıl kadar sonra elde edilen Çanakkale Zaferi, ordu siyaset ilişkileri açısından da çarpıcı derslerle doludur. Bu coğrafyada yaşayabiliyor olmanın birinci şartı, Hititlerden bu yana güçlü bir orduya sahip olmaktan geçmiştir. Ancak bu güç, siyasete bulaşmış bir orduyla değil, çağın teknolojisini kullanabilen, modern sevk ve idare yöntemlerini uygulayan insan kaynağına sahip, bağrından çıktığı milletinin milli ve manevi değerleriyle bütünleşmiş bir ordu olmalıdır.

Bu idealin gerçekleşebilmesi adına; sadece askerlerin değil, tüm devlet yöneticilerinin ve her Türk vatandaşının, ordunun siyasete veya siyasetin orduya karışmasına zemin oluşturacak telkin ve teşviklerden uzak durması gerekmektedir.

Bu ideallerden uzaklaşmanın bedeli olarak yaşanan Balkan bozgununun, bir yıl gibi kısa bir zaman sonra Çanakkale'de nasıl zafere dönüştüğünü Türk Milleti çok iyi öğrenmeli ve gerektiğinde de uygulamaya hazır olmalıdır.  

Sorumlu tarihçilik anlayışıyla Çanakkale Muharebeleri ve sonuçları; siyasi, askeri, psiko-sosyal, kültürel ve hatta ekonomik boyutlarıyla bir bütün olarak ele alınıp ilmi zemin üzerinde ve objektif bir anlayışla yeniden yazılmalıdır. Üzerinden bir asır geçmesine rağmen Buz Dağı’nın altı hâlâ doludur ve sabırla kapısını çalacakları beklemektedir.

Modern Türkiye Tarihi üzerinde çalışanların bu bilinmeyenleri ortaya çıkaracak çalışmalar yapmaları, devletin de bu çalışmalara uygun ortam hazırlaması ve "Mazisi olmayanın geleceği de olamaz" ya da Bahtiyar Vahapzade'nin deyişiyle, "Geçmişine taş atanın geleceğine gülle atarlar. Milletçe milli zaferlerimizin hatıralarını özümsemek ve yaşamak, onları sürekli olarak nesillerin gönüllerinde ve hafızalarında hem canlı hem de heyecanlı tutmak gerekir. Milli değerlerine sahip çıkmayan milletler varoluş sebeplerini, yaşama dinamiklerini ve yücelme enerjilerini dinamitlemiş olurlar. Tarih, kralların/generallerin çiftliği değil; milletlerin tarlasıdır. Her millet geçmişte bu tarlaya ne ekmişse gelecekte onu biçer" anlayışıyla gençlerimizin milli duygularla bezenerek yetiştirilmesi kaçınılmaz bir zaruret olarak ortaya çıkmıştır.

Aksi takdirde, “Vurulan her Mehmetçiğin şehit düştüğü yerden yeşil boyunlu bir güvercin havalanmış" şeklindeki birtakım gizemli olaylar dile getirilerek "Çanakkale 1915" anlatımlarına meydan bırakılmış olur.

Çanakkale Muharebeleri’nin anma etkinliklerinin; Cumhuriyet’in mihenk taşları arasında yer alan bu savaş anısını bir Osmanlı tarihi/coğrafyası/kültürü bağlamına oturtmaya, bir din savaşı olarak göstermeye ve içinde yer aldığı tarihsel dönemin bütününden kopartarak sadece bir fedakârlık ve zafer abidesi olarak görme ve göstermeye yönlendirildiği görülmektedir.

Çanakkale Ruhu'nun ve savaş anısının farklı ideolojik istikametlere çekilmek istenmesi, gerçeklerle mitolojik yaklaşımların birbirine karışmasına sebep olmuştur. Gerçeklerin ortaya çıkarılıp Cumhuriyet'in emanetçisi gençlerin önüne serilmesi zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Eğer 1915’teki “Asım’ın nesli” ile bugünkü torunları arasında inanç, iman, vatan, millet, bayrak aşkı ve milli kültür ve cumhuriyet değerlerimiz açısından en hafif ifadesiyle irtifa kayıpları yaşanıyorsa, bu konuda devletimizin çok yoğun bir mesai sarf etmesi, şartın ötesinde bir mecburiyet olarak ortada durmaktadır.

Gazi Mustafa Kemal (Atatürk) seneler önce bu ihtiyacı şöyle ifade etmişti: "Siz vatan için, milleti için, namusu için canını ortaya koyan böyle insanları (Çanakkale şehitlerini) bu kadar mı tanıyorsunuz? Eğer onları tanımazsanız geleceğinizi göremezsiniz. Hedeflerinizi bilemezsiniz.”

"Globalleşen dünyada artık bunlar olmayacaktır" şeklindeki millet olma bilincini uyuşturucu/yok edici birtakım algıları bir tarafa bırakarak, dünyada gelişmiş her ülkenin yaptığı gibi, artık biz de genç nesillerimize, Osmanlı Devleti ile sınırlı kalmadan eski Türk Devletlerini de içine alacak şekilde tarihimizi, dilimizi, inancımızı, kimliğimizi ve kültürümüzü objektif ve daha kararlı bir şekilde öğretmeli ve yaşam biçimlerini buna göre düzenlemelerini sağlamalıyız.

Bütün harp tarihi gibi Çanakkale Muharebeleri de bize gösterdi ki; savaşta asıl olan insandır ve bunun özellikle moral kuvvetidir, maneviyatıdır. Karşı karşıya bulunan tarafların gerçekten savaşan unsurları moral güçleridir. Madde ise, o morali takviye eden ve sonuca giden yolu düzenleyen ikincil sebeplerden ibarettir. Bunun tersini kabul etmek, Çanakkale savunmasının çılgınlıkla eşdeğer olduğunu kabul etmekle eşdeğerdir.

"Çanakkale Ruhu"nun ve Çanakkale kazanımlarının, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesine uygun şekilde öğretilmesi ve kullanılması amacıyla bu savaşı kaybetmelerine rağmen yine de milli kimliklerini güçlendirme adına bu mücadeleyi gençlerine tanıtmak için uzak diyarlardan yıllardır Anzak Koyu'nu her yıl ziyaret etmeye devam eden dostlarımız Avustralya ve Yeni Zelanda'dan alacağımız çok ders bulunmaktadır.

Biz de bir takım çağdışı özlemleri artık bir kenara bırakıp tıpkı Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar gibi benzer uygulamayı bir devlet politikası olarak kabul ederek gençlerimize, Malaya zırhlısı yolculuğunu tarihin çöplüğüne atarak Bandırma vapuru ile Gelibolu'dan yola çıkarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda dönüm noktaları olan Samsun – Sivas – Ankara – Sakarya – Afyon – Lozan güzergâhını kapsayan "Diriliş – Kurtuluş - Kuruluş Parkuru"nu tanıtmak ama doğru tanıtmak mecburiyetindeyiz.

Kazanılan zaferin, elde edilen başarının ve çekilen sıkıntıların hiçbir abartıya, hamasete, şovence anlatıma ve kahramanlık hikâyelerine hiç de ihtiyacı yoktur. Olduğu gibi anlatmak yeterlidir.

 Varlığı ve yeri resmî belgelerde yer alan gerçek şehitliklerin ihyası dışında, Yarımada'daki doğal yapıyı ve kutsal anıları bünyesinde barındıran tarihi mekânları geri dönülmez bir şekilde temsili şehitlik, yol, park yeri ve duvar gibi beton ve asfalt vs. ağırlıklı düzenlemelerle artık daha fazla tahrip etmeden ve Çanakkale Muharebeleri’nin hamaset ve "Vatan – Millet - Sakarya" edebiyatı boyutundan çıkartılıp tarih içindeki gerçek yerine kavuşturulması gerekmektedir.

Tarihi dokunun korunması, ziyaretçilerin konforu ve rant gibi beklentilere tercih edilmelidir.

Çanakkale Muharebeleri’nin törensel boyutuna harcanan kaynakların, gayretlerin bir bölümünün buzdağının altının ortaya çıkarılmasına yönelik yapılacak bilimsel çalışmalara kaydırılmasının zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Çanakkale'den; geçmişimizi unutmadan, geçmişimizle övünerek ve geçmişimizden gerekli dersleri çıkararak, Kurtuluş Savaşı'na ve yeni Türkiye Cumhuriyeti'ne bakan bir zihniyetin gençlerimize aşılanmasının, milletimizin ve devletimizin bekası açışından mutlak bir zaruret olduğu asla unutulmamalıdır.

Ancak o zaman gençlerimize, gelecek nesillere Çanakkale Muharebeleri’nin ne olduğunu/ ne olmadığını sağlıklı ve gerçekçi anlatabiliriz, hem bu sayede art niyetli kişi, kuruluş ve devletlerin yaptıkları ve yapacakları taraflı ve güdümlü bilgilendirmelerinin ve yönlendirmelerin de önüne geçmiş oluruz.

Son olarak hatırlatmak isterim ki; Türk Milleti’nin Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa olarak tanıdığı ve milli mücadelede liderliğini kabullendiği Atatürk’süz bir Çanakkale anlatımı asla kabul edilemez.

Vatan için ölümü hiçe sayanların, "Şehit oluyorum ne mutlu bana!" dercesine yüzlerinde beliren ilahi tebessümleriyle canlarını seve seve feda eden o kahramanlar kahramanı Mehmetçiklerin, kınalı kuzuların, elbiseleri bile çıkarılmadan bilinmeyen yerlerde, kefensiz, mezar taşı bile olmadan ama görevlerini yapmış olmanın huzuru içinde yatan aziz şehitlerimizin manevi huzurlarında minnet ve şükranla eğiliyor, hepsine gani gani rahmet diliyorum. 

                                       RUHLARI ŞAD, MAKAMLARI CENNET OLSUN



YAZARLAR

  • Cumartesi 29 ° / 17 ° Fırtına
  • Pazar 31 ° / 18 ° Fırtına
  • BIST 100

    1.461%0,29
  • DOLAR

    8,4047% -0,28
  • EURO

    10,1808% -0,94
  • GRAM ALTIN

    506,05% -1,64
  • Ç. ALTIN

    834,9825% -1,64